Burası kullandığım bazı kelimelerin yer aldığı lügat. Hangi yayınlanmış sözlüklerden alındığı her maddeden sonra yazılı.
- ayan
- (aya:n) 1. Belli, açık, meydanda
- ayan
- (a:ya:n) 1. Gözler 2. Bir memleketin ileri gelenleri 3. Evvelce Millet Meclisi'nin kararlarını incelemekle görevli başka bir meclis olup, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1877 ve 1908 Meşrutiyetinde üyeleri hükümetçe seçilmişti 4. Senato üyesi
(Devellioğlu)
- erklig
- (Eski Türkçe) 1. Güçlü, kudretli, bahadır, kuvvetli 2. Özgür 3. Güç, yetenek, duyu organı 4. Hükümdar, hakim 5. Zühre yıldızı 6. Mukadderat
Erkligini tanrı bilen gökyüzünü kendin sanır Kolu almaya yetişmez ıldızını miras bilir.
- eşek
- (argo) 8. Dik üçgen
- eşek davası
- (matematik) Bir dik üçgende hipotenüsün karesinin, dik kenarların karelerinin toplamına eşit olduğu savı.
(Çağbayır)
- eşkriz
- (eşkri:z) Gözyaşı döken, ağlayan, çok ağlayan, eşkver
Dilinin isyanına eşkriz olsa da aşık Gönülleri dindiren merhem olası değil.
- gay
- (gayy) Aklın doğrultusunu, yolun doğrusunu kaybetmek; yolunu şaşırmak
- gay
- {ağız} Ekilmiş tarlada tohumun çimlendikten sonra toprak üstüne çıkmasına engel olan sertleşmiş kısım; kaymak.
- gay
- {ağız} Kusmuk
- gay
- (gey) Eşcinsel erkek
(Çağbayır)
Damladı ruh filizini tutsak eden gay Ezelden gayyettiği zemini yoklamaya
- grosa
- On iki düzine, yüz kırk dört adet
- gullap
- (ağız) 1. Kapı sürgüsü 2. Demircilerin yaptığı bir tür menteşe
Halk ettiği insanı zamana gulam kılan Meğer dilin örgüsü zamana gullap imiş.
- göynümek
- 1. Ateş karşısında durmaktan hafif yanmak, sararmak, kızarmak, yanmak. 2. Dertlenmek, üzülmek, içlenmek. 3. Ağlamaktan yorulmak; kendinden geçecek derecede içli ağlamak. 4. Takati kesilmek; dayanma gücü kalmamak; katlanamamak; dayanamamak.
- göynümek
- 1. (Meyve için) ham olarak toplanmışken durduğu yerde olgunlaşmak, yumuşamak 2. Buruşmak, pörsümek 3. Çürümek
(Çağbayır)
Her elemde göynüdüğüm şöminedir kitaplar, Bir dertten alıp beni binlere köprü kuran.
- güvaş
- (güva:ş) Renk, boya
Güvaşı lem yezelle renklenmiş ipliklerim Kuklacının vasfına tek vasıtam sayılır...
- harın
- (ağız) 1. (Hayvan için) bir şeyden huylanıp, yürümeyen, geri geri giden. 2. mecaz Huysuz, hain 3. mecaz Obur 4. (Hayvan ve insan için) büyük karınlı 5. (Hayvan için) çalışmamak yüzünden hamlaşmış, güçsüzleşmiş 6. (İnsan için) dayanıklılığını, çevikliğini yitirmiş. 7. Tembel 8. (Hayvan için) erkekliği tam olarak giderilememiş.
- iptizal
- (iptiza:l) 1. Hor kullanılma, yıpranma 2. Çok bol bulunma 3. Alışılmış ve beylik benzetmelerle meydana getirilmiş eser, bayağı, yeni ve orijinal olmayan.
(Doğan)
Aşığa varis yoktur, dem giysiye vurulmaz İptizal kör etmeye, aşk aşığa yorulmaz.
- istinşak
- (neşak'tan) 1. Abdest alırken veya temizlik için burna su çekme 2. Şiddetli koklama, koklatma
(Devellioğlu)
- kesalet
- (kesa:let) Tembellik, uyuşukluk, üşenme (Çağbayır)
Göğsünden göklere dek yol bulan kesalete, Dilinde yuva yapıp boyadı asalete...
- ketüt
- ekşi suratlı, buruşuk yüzlü
Ketüt notere kaderin ilmeği dokununca Bakmadığı yüzlere secdede ağaç kesildi.
- kevn
- 1. Sonradan meydana gelme, sonradan olma 2. Var olma; varlık 3. Dünya 4. tasvf Varlık kavramı altında toplanan nesnelerin tümü 5. Mutasavvıflarca bir varlığın bir başka varlık haline birden dönüşmesine veya bir varlıkta bir biçimin ortaya çıkmasına verilen ad. (Çağbayır)
kevn, Kitab-ı Mukaddes'in ilk bölümü olan Tekvin'i hatırlatıyor, şimdilerde "Yaratılış" diyorlar herhalde, İngilizce'de Genesis, kevn'in İngilizce karşılığı (nesil anlamındaki değil, oluşma anlamındaki) "generation" diye düşünülebilir
- keyd
- hile, oyun, dalavere, dolap
- kösgü
- Ayna
Ne zaman baksam gözlerin suratıma bir kösgü, Kirpiklerin siperinden fışkıran birer süngü.
--Löy löy löy... Sözkonusu kafiyeyse gerisi teferruattır.
- mekr
- 1. Hile, düzen. 2. [birini] hile ile aldatma, maksadından vazgeçirme (Devellioğlu)
Mekr itaatsizliğine rağmen Tanrı'nın ihsanlarının kuluna ulaşması, edepsizlik yapmasına rağmen halinin sürekli kılınması, gayret ve hakkı olmaksızın kerametleri izhar etmesidir. Mekr, deneme ve imtihan niyetiyle, kul için ilahi bir tuzaktır. Bu deneme ve imtihan, sâlikin olgunlaşmasında eğitici bir işleve ve role sahiptir. (El Hakim, İbn'ül Arabi Sözlüğü)
- mikyas
- (mikya:s) ölçek, ölçü (TDK)
- muhavere
- İki kişi arasında karşılıklı olarak yapılan konuşma. (TDK)
- muttali
- (muttali:) Öğrenmiş, haber almış, bilgili, haberli [olan].
(Devellioğlu)
- mükaşefe
- (müka:şefe) 1. (tasavvuf) Hakikat ehline Allah sırlarının görünmesi, kendileri Allah nurunu görmeleri 2. Meydana çıkarma
(Devellioğlu)
- mülamese
- (müla:mese) (lems'ten) lems? etme, el ile tutma, yoklama, birbirine dokunma
- münker
- Dini yönden yapılması sakıncalı olan ve hoş görülmeyen, dini kurallara aykırı olan, dini kurallara uygun geleneklere ters düşen. (Çağbayır)
- müşahade
- (müşa:hade) 1. Bir şeyi gözle görme 2. (tasavvuf) Allah alemini görme
(Devellioğlu)
- potkal
- Kaza veya başka bir olayı karadakilere bildirmek için gemilerden denize salınan, içinde mektup olan şişe. (TDK)
Rüyalar felekten bir potkal istikbale, Şisesi zamanın mührüyle kilitlenmiş.
- rububiyet
- (rubu:biyet) Rabbe mensup olma, Allah'a mensup olma.
- salik
- (sa:lik) 1. Bir yola girmiş olan, bir yol tutan, bir yolu izleyen 2. (tasavvuf) Tarikate giren
- savsı
- (ağız) Başıboş, serseri
(Çağbayır)
Her tane çakılı savsı sanır akılsız, Kestane yapıyı paslı tanır bakımsız.
- sayide
- (sa:yi:de) 1. Aşındırılmış, sürtülerek parlatılmış olan 2. Eskimiş, aşınarak yıpranmış
Cem olup alemle yıldızları gezer de İnsan cinsi nefsine merhem olmaz sayide.
- serendaz
- (serenda:z) 1. Başını feda eden, korkusuz, tehlikeden çekinmeyen 2. Gurur, naz, sarhoşluk gibi sebeplerle başını iki tarafa sallayarak yürüyen.
(Çağbayır)
Maşuğun nefesiyle ölünen hastalığı Göklerle senfonide serendaz çıkabildim.
- silyan
- {ağız} Ağacın budaksız ve düz yanı
Günler sakin silyanda ömür yapraklarına tırmanırken ne bir dal kararsızı ne budak karaltısı
- sulbiyet
- 1. Katılık, sertlik 2. Cisimlerin katı hali 3. mecaz Duygusuzluk
(Çağbayır)
Her bildiğim eşya inatlık efsanesi İsimlere tutunmuş sulbiyet arıyorlar Zihinlerin ezelden dumanlı doğasına Sözden zincirler vurup yalana kitliyorlar.
- suver
- Suretler, fenomenler
- sökel
- 1. Hasta 2. Sakat, hastalıklı, malul
Bir anlık aşk için kül olmayı zul gören Davul gibi kalpleri sökel edesi bahar...
- tecelli
- (tecelli:) 1. Görünme, belirme 2. Kader, talih 3. Allah'ın lütfuna nail olma 4. (tasavvuf) Hak nurunun tesiriyle makbul kulların kalbinde ilahi sırların ayan olması hali.
(Devellioğlu)
- tünd
- 1. Katı, sert 2. Şiddetli, haşin
Baharlar yağmursuz ormanda tünd mizaçla Taş döker ağaçlar heykeltraş rüzgarda.
- tüpüldemek
- (ağız) (Yürek için) hızlı hızlı çarpmak
(Çağbayır)
Köpüren düşmanları kovan şanlı atamız, Duruşundan kalp değil yer bile tüpülderdi.
- vekahat
- (veka:hat) Utanmazlık, edepsizlik, hayasızlık
Zaman bir meslek bize ruhu keşfetmek için Vekahatle sırlanmış arzuyu bilmek için...
- vücud
- (vücu:d) 1. Bulunma, var olma, varlık 2. İnsan veya hayvan gövdesi 3. Ten
(Devellioğlu)
- yakin
- (yaki:n) Sağlam bilgi, iyi, kat'i olarak bilme
(Devellioğlu)
- yasatmak
- 1. Kurdurmak, yaptırmak 2. Düzenletmek, tertip ettirmek
Güneşin yasattığı bir bahar üç ay döner, Kalplerin bir attığı bahardan güneş söner.
- şühud
- (şühu:d) 1. Şahitler, tanıklar 2. Maddî, mer'î 3. Vücut bulma, var olma, görünme Alem-i şühud: Görülen alem [bu dünya] 4. Görme
(Devellioğlu)
|
Son Değişiklikler
İletişim - (e-mail)
Türkçe
English
İzlediğim Bloglar
edit SideBar
|