Jurnal »

Takdim

10721 Mukayesede Tecrit, Tecritte Mukayese

Bir ağaç daha diktim bugün.

***

Bugün doktora için üzerinde çalıştığım programı, herhalde dokuz veya onuncu defa değiştirmeye başladım. Her defasında biraz daha basitleştirmeye çalışıyorum, ancak problem zorluğundan pek de bir şey kaybetmiyor.

Acaba doktora tezi olarak, "bu işin yapılmasının zor olduğuna kanaat ettim" desem yeter mi?

***

Yaptığım iş, şekil grupları arasında analojiler bulmak, Research sayfalarını takip edenler farkedeceklerdir. Her ne kadar, mebzul miktarda tecrit (soyutlama) ve mukayese (karşılaştırma, analoji) denesem de, basit problemlerin ötesinde tam bir model ortaya koyamıyorum. Gerçi, böyle genel bir modeli ortaya koyan kimse de yok, birileri yapmış da ben yapamıyor değilim, ama yine de başta istediğim ve umut ettiğim şey, yapay zeka probleminin çözümüne atıfta bulunabilecek bir modeldi. Şu anki durumdaysa, ya gerçekçi olup, doktora için yeterli bir çalışmayı bitirip, (doğrusu pek de meraklısı olmadığım) unvanımı alacağım, ya da "son bir kez daha" deneyip, bitirmeme riskini alacağım. Gönlüm ikincisinden, aklım birincisinden yana, ikisi arasında bir uzlaşma olsa ne güzel olurdu.

***

Ben dünyanın en ehl-i keyf adamlarından biriyim. Yalnız, keyif aldığım şeyler biraz farklı.

***

Buranın son bir haftadır fazlasıyla spam almasının sebebi, sayfa düzenleme haklarının açık kalmasıymış. Geçenlerde birine kullanıcı hakkı verirken, herkese açmışım, spamciler de vakit kaybetmemişler.

Telefonda her gün bakmak niyetindeyim bundan sonra. En azından erken haberim olur.

10719 Yağmurla Gelen Sukünet

Bugün hava yağmurlu, kaloriferlerin havası alınması gerekiyormuş, üç gündür acayip sesler çıkarıyordu, bugün çalışıyor sanırım. İlk defa yerden ısınan bir mekanı ısıtmakla uğraştığım için biraz endişeliydim ama sanırım ısınacak, kanaat ettim.

Dün iki ağaç diktim, toplam dört oldu. Toplam elli civarında ağaç dikmem gerek bahçeye. Yavaş yavaş.

Kendime sarı çizmeler aldım, bahçede çalışmak için. Giyince komik oluyorum.

Diğer evin Internet'ini ve telefonunu kapattırdım.

Bugün kombinin pompasına bakmaya gelen adam, "bu evin sahibi siz misiniz" dedi, pek benzetemediğini belli ederek. Halim daha çok oranın temizliğiyle ilgilenen birine benziyordu. "Eee, evet, pek benzetemezler arkadaşlar, daha çok amelesi gibi duruyorum" dedim. Adam da "yok estağfirullah" dedi.

Bende böyle bir halini belli etmeme hali var sanırım, veyahut ben halimi belli etmeyi beceremiyorum. Daha doğrusu, etrafın sizi adam yerine koyması için biraz kasılmak gerekiyor, tepeden bakılmaya alışmış insanlara tepeden bakmak şart. Lakin benim tepeden baktıklarım genelde insanlara tepeden bakmaya alışmış olanlar.

Kibirliye kibirli, akıllıya akıllı, deliye deli, mütevazıya mütevazı görünüyorum. Bir defa öğrenince de fikirler değişmiyor.

İbn Arabi olsaydı sorardık, "İbadullah ismindeki çokluk hikmeti"ni...

***

Dün marketten meyva alıyordum, biraz mandalina seçiyorum. Birkaç tane topladım, gittim aceleyle başka birinin alışveriş sepetine atmışım. Sonra başka bir şey seçmeye gittim, gelirken baktım bir kız benim mandalinayı götürüyor, "ulaaa" dedim ama tabi içimden. Sonra gittim, yeniden seçtim biraz mandalina. Kız bir kasada durunca gördüm, "gidiyim bari haber vereyim de, benim mandalinayı fazladan evine götürmesin" dedim, gittim yanına, "o mandalinalardan biri benim aslında, yanlışlıkla koydum" dedim. Kız ya sağırdı, ya da maksadımın farklı olduğunu düşündü, cevap vermedi. Ben de eline yapışıp "ver mandalinamı" demedim, hala o kadar sağduyu kalmış demek ki... Kız cevap vermeyince ben de küstüm yoğurt almaya gittim.

Kız herhalde benim maksatlı olarak mandalinayı sepetine attığımı düşünmüş olmalı. Öyle bir duruşum var demek ki, halbuki bildiğin salağım ben. O kadar sofistike planlarım olmaz. Markette sevgili arayacak kadar da yemedim henüz kafayı.

***

Biri bana "bu kocaman evde yalnız mı yaşayacaksın?" dedi, ben de "yoo, her odaya bir hatun alacağım" dedim.

Aynı biri "yok mu hala biri?" dedi, ben de "konu iki günlük olursa çok, bir haftalık olursa da bulunur ama ömür boyu beraber yaşamayı isteyeceğim kimse yok" dedim.

Soruyu öyle sorunca gerçekten yok. O kadar zaman sıkılırmışım gibi geliyor.

***

Halil Necipoğlu'nun Camideki Adam albümünde, Ey Aşkın Ezeli Aşıka İlham-ı Hüdadır diye başlayan bir müstezat var. Dünden beri otuz kere dinledim herhalde...

Ey Emrah kuru lâf istemez illa hüner ister,
yani dürer ister
Gel derece manada gerçi fukaradır,
amma şuaradır...

***

Al Sears nam bir doktorun, The Doctor's Heart Cure (Doktorun Kalbe Şifası) isimli kitabını okuyorum. Bugüne kadar söylenenlerden bir ölçüde farklı şeyler söylüyor:

  • Kalp rahatsızlığı olanların yarısının kolesterolü normal seviyelerde, kalp hastalığında asıl mesele toplam kolesterol yüksekliği değil, HDL (iyi) kolesterolün düşüklüğü.
  • Hemosistein seviyesi de önemli bir kalp krizi kaynağı. (Bunu bana daha önce de bir doktor söylemişti ama genelinin hemosistein seviyesinden pek bir haberi yoktur.)
  • Yaklaşık 30 yıldır propagandası yapılan aerobik egzersizler, kalbi uzun süre çalışmaya zorladığı için küçülüp daha verimli çalışmaya başlamasına ve ani kan taleplerini karşılamakta zorlanmasına sebep oluyor. Kalp krizi ise, (heyecanlanma vs. durumlarına) cevap vermekte zorlanmakla başlıyor. Asıl yapılması gereken çalışma, kalbi bu çeşit ani yükselişlere hazırlamak olmalı ve kısa süreli nabzı artıran çalışmalar daha faydalı.
  • Yemeklerde tüketilen yağla, kandaki kolesterol seviyesi arasında sağlam bir bağ bulunmuyor. Karbonhidratlarınsa düşünüldüğünden fazla etkisi mevcut ve et tüketiminin kalbe zararlı olduğu doğru değil. Doğru şekilde (yani otlakta) beslenmiş hayvanların eti zararlı değil, faydalı...

Bunlardan sonuncusu dışındakiler bana da makul geliyor. Yüksek kolesterol seviyesinin bir etken olmadığını değil, düşünüldüğü kadar belirleyici olmadığını ben de düşünüyorum. Tıp, herhalde son elli yıldır, istatistikle en iyi yalanı kimin söyleyeceğine göre ilerleyen bir bilim dalına dönüştü. (Sears da bunlardan biri.) "Kalp krizi geçirenlerin yarısının kolesterolü normal", aynı zamanda "yarısınınki yüksek" demek, evet, yine de "Statin (kolesterol ilacı) alanlarda kolesterol düşse de, ölüm oranı düşmüyor" da başka ilginç bir tesbit.

Doktorun birine gittiğimde bana "bilimsel olmak" gerektiğini söylemişti. Bilimsel olmak, kolesterolü düşürmezsem kesinlikle kalp krizi geçireceğim anlamına geliyor olmalı. Ben böyle bir bilimsellik tarafında değilim, istatistik her zaman sebep-sonuç ilişkilerini açıklamaz. (Eminim ki, mesela, televizyon seyredenlerde kalp krizi oranı, seyretmeyenlere göre daha fazladır ama bu televizyonun kalp hastalığı yaptığı anlamına gelmez.) Meksika'da veya Fransa'da kalp krizi açıklamayan şekilde düşük. (Birinciler acı yediği, ikinciler yemekte şarap içtiği için mi acaba?) ama bunları tam bir sebep sonuç ilişkisiyle açıklayamıyorsanız, bilimsel olmak nedir, düşünmek lazım.

Bu konu benim için ilginç bir konu, çünkü "gayet soyut" duran "bilim felsefesi" ile, "gayet somut" şekilde kalp krizinden ölen babamdan intikal (normalin iki katına varan) yüksek kolesterol ve hayat konusunda bir şeyler söylemek gerekiyor. Doktorlara güvenmiyorum, çoğu işinden nefret eden ve "epistemoloji" gibi aslen gayet ünsiyet kesbetmiş olmaları gereken konularda hiç bir şey bilmeyen, ezberci (ve kimisi doğrudan rüşvetçi) kimseler. Neticede insanın yolunu kendi çizmesi gerekiyor, hayatınızın sorumluluğunu doktorunuz dahil kimseye yükleyemezsiniz.

10713 Evdeki Internet'in Son Günü

Yarın modemi söküyorum.

Bu akşam, uzunca bir müddet için evdeki Internet'in son günü. En azından doktora bitinceye kadar, kendisiyle münasebetime sınır getirmeye karar verdim. Telefonda hala maillere bakma ve konuşma imkanım var, lakin artık bilgisayarla uzun saatler RSS okumak ve mail gruplarının, IRC'nin asla bitmeyecek laklakına takılmak istemiyorum. Offline bir bilgisayarla yaratabileceğiniz ilgi dağınıklığı, online bir bilgisayara nisbetle hayli az, oyun oynamak bile sıktığına göre artık, herhalde büyüyorum ben de...

Hem her yerde Internet var artık. Okulda, kardeşimde, evdeki modemi Internet bağlatacağı için kendisine isteyen annemde, gidebileceğim hemen her yerde. Göremediklerimi görmek için de bir fırsat olur, çok Internet'im gelirse annanneme giderim mesela...

Bunun bir neticesi, online arkadaşlarımla daha az iletişim içinde olabileceğim. Blog okumak için daha az zamanım olacak, maillere daha kısa cevaplar yazacağım falan...

Buradaki yazılar da daha seyrek güncellenecek ama muhtemelen daha çok yazacağım. Yazacak şeyleri sıraya koyması daha kolay olur. Bitiremediğim yazıları, hikayeleri de ya silmek, ya bitirmek niyetindeyim.

On-oniki sene kadar önce, yine böyle bir hisle televizyon seyretmeyi bırakmıştım. O zaman da takip etmeyi beni televizyona bağlayan, kaçırmak istemeyeceğim programlar vardı, ancak bu geçen on yılda geriye bakınca, belgesel melgesel de dahil, televizyonu toptan rafa kaldırmanın faydasının zararından fazla olduğunu düşünüyorum. Bakalım, Internet nasıl olacak...

***

Yeni eve gaz sayacını bugün bağlamışlar, çok sevindim. Yarın inşallah sayacın kartını alacağım, Cumartesi de ufacık ufacık çamlar, sedirler dikeceğim bahçeye, birkaç da meyva ağacı... Gelecek hafta artık orada kalmaya başlarım umuyorum.

İlk birkaç hafta bir masa, bir koltuk, bir yatak, bir de koşu bandı... Bir de bilgisayar tabi, yazı yazmak için.

***

Memleket ilginç bir yer: Diktatörü her yerde görüyoruz, ülkesini kurtaran da var, mesela Stalin de Hitler'e karşı ülkesini savundu ve kurtardı, ama öldükten sonra hala peşinden koşturanı yok... Takdir etmek lazım.

En yakışıklısı bizimki herhalde, ondandır. O kadar yakışıklı ki, yani, insan konduramıyor, böyle diktatör mü olur diye. Elaleminkiler hep kötü suratlı, filmlerdeki kötü adamlara benziyor, bizimkisi pelerinli melerinli, beyaz atıyla gelmiş vatanı kurtarmış, sonra bir bakış, bir duruş, aboooov, böyle diktatör mü olur? Onun için kızıyorlar zaten diktatör deyince, siz de kızdıysanız, siliniz kafanızdan diktatörü, dememiş olayım, aramızda kalsın, "ebedi şef" olsun kendisi, ne diyelim...

Geri gördüğümüz Araplar, her neyse de, vahiy falan değil, adam kafasından uydurmuş diyelim, 1400 sene kadar önce, "resimlerin, taşların, heykellerin bir faydası olmadığı" konusunda bir fikir ortaya atmışlar. Yeterli değil falan diyebilirsiniz, işte, resimleri put olmaktan çıkardı ama kitabı put yaptı da diyebilirsiniz ama burada neticede bir fikir var. Diyor ki, bu taşlar, bunların kendine faydası yok, size nasıl faydası olsun...

Kendi çapında bir şeyler söylemiş işte. Kabul etmek ayrı, değerlendirip reddetmek ayrı...

Yahu, bu milletin tüm akıllı olduğu varsayılan adamları, yöneticileri falan, her sene birkaç defa toplanıp bir taşın önünde selam duruyor. Tamam kardeşim, inanma, Allah yok, Peygamber yalancı falan, ona inan demiyorum, inanmamaya devam et... Laik de ol, neye inanıyorsan inan, inanma veya, kendi bileceğin iş...

Ama buradaki komediyi nasıl gözden kaçırabilirsiniz? Benim her saygı duruşunda güleceğim gelirdi. Yüce Atatürk için, şehitler için falan saygı duruyoruz... Ama onlar ölmedi mi? Saygı dursam ne, amuda kalksam ne? Atatürk'ün haberi olacak mı?

Ortada kocaman bir fallus,
Yalandıkça parlayan...

Kendimi tekrar ettiğimin farkındayım ama yazmazsam karnım ağrıyor.

Yani ben Napoléon Bonaparte için de saygı duruşunda bulunsam olur mu? Veya Caesar için? Onlar saygıdeğer adamlar değiller mi? Veya hadi onlar dictator, Shakespeare için saygı dursam... Her sabah Shakespeare için saygı dursam, ben de onun gibi yazabilir miyim? Veya Proust, hani kitap uzun da, okunması güç, saygı dursam bir faydası olur mu?

Atatürk mozole mi selamladı sevgili arkadaşlar? Atatürk heykellere çiçek mi koydu?

Akla, bilime veyahut başka şeylere inanıyorsanız inanmaya devam edin de, yazık ya, ne olursanız olun, insan evladına taş selamlamak yakışıyor mu?

10712 Dört Emlakçıyla Sohbet

Evimi satmaya karar verdim ve fiyat almak için evin civarındaki üç emlakçıya gittik. Esnafın içinde en az güvendiğim kesimdir emlakçılar, şahsen sözüne güvendiğim de sadece birini tanıyorum, bu üçünden sonra başka bir evi satmaya çalışan ona da gittik.

Gittiğimiz emlakçılardan birincisi, bize uzun uzun bir albaydan nasıl parasını alamadığını anlattı, sonra sanki alacakmışız gibi Yenimahalle'de netameli, ortaklı mortaklı bir yeri açtı, "kardeşim ben evi satmaya gelmişim, sen bana ne gösteriyorsun?" Bu birincisine evi getirdik gösterdik, işte piyasa kötü, yaprak kımıldamıyor...

Başka birine gittik, o da dedi ki, piyasa kötü, yaprak kımıldamıyor, TOKİ bizi böyle yaptı. Üçüncüsüne gittik, dedi ki, haa, ben sizin siteyi biliyorum, sizin komşunun oğlu babasına dört sene Eskişehir'de okuyorum diye yutturdu, kah kah, kih kih... O da aynı edebiyat, tabi ki, piyasa kötü, yaprak kımıldamıyor.

Kardeşim, ben müşteriyim, diyeceksin ki, satılır, bir bakalım, evet durgun ama şu fiyattan çıkarırsak belki gider. Krizler, malın ve iş yapanın iyisinin kötüsünün ayrıldığı zamanlardır. "Piyasa kötü" oturup sabahtan akşama kadar sigara içip pinekliyorsun odanda, "birisi gelse de evini satsam" diye...

Neyse, artık biraz bunlara, biraz çevreye bakarak bir fiyat belirledik. Bu civarda yakınlarda ev bakmış olan kardeşim (ve nişanlısı) "o ucuz değil mi?" dedi, ben de (her ikisine ayrı ayrı) dedim ki, "eğer ucuz diyorsan, gel sana satıyım, sen istediğin fiyattan sat veya benim istediğim parayı getir, üstü senin olsun..."

Sonra hasbelkadar dördüncüsüne gittik, bir bakalım, iki ay oldu evi vereli, ne olacak diye. O da maşallah sohbet edecek adam arıyormuş, biz de yerini bulunca konuşmayı seven iki kişiyiz. Toplam beş dakika falan bizim evin ne olacağını konuşmuşuzdur, sonra girdik, belediye seçimlerinin ahvalinden, memleketin insan kalitesine. Adam diyor ki, "ben elhamdülillah Türk'üm diyen bir insanım, buna rağmen bizim milletin ahlaksızlığı da damarıma dokunuyor." Ben bir yandan, arkadaş bir yandan, emlakçı bir yandan, bilhassa Ankara Belediye Başkanı etrafında bol miktarda laf ürettik.

Bu adamın adı çıktı. Minare ve kılıfları konusundaki uzmanlığından dolayı açığa çıkmış bir şey yok, zaten devir onların devri, lakin bu tekerlek böyle dönüp durmaz, bir gün taşa takılır. O zaman da pek uzak değil gibi. Geçenlerde yine Kamu İhale Kurumu'ndan bir arkadaşla konuşurken, "belediyeler içinde en kötü durumdaki Ankara Belediyesi" demişti ki inanırım.

Ben şahsen, "memlekette adam kalmadı mı, onbeş senedir hala Karayalçın/Gökçek seçimi mi seyretmek zorundayız yine?" diyorum, yine de (yukardaki sözden de anlaşılacağı üzere) MHP içinde yer alan emlakçı bile, "Sizinki olmazsa Karayalçın mı, Gökçek mi?" sorusuna "Karayalçın" cevabını vermeye başlamışsa, artık o tekerin taşa takılma zamanı da gelmektedir. Ben bu sözü hayatında hiç sol partiye oy vermemiş başka insanlardan da duydum, çünkü aynı suratı onbeş senedir görmekten bıktık. Şerrinizden korktukları için karşınıza çıkmayabilirler, lakin bu kalplerinde husumet olmadığı anlamına gelmez. İnsanları susturabilirsiniz; Gökçek bunu hayli güzel beceriyor, ama bu ikna ettiği anlamına gelmiyor maalesef.

Ben genelde, "bu milletin %90'ı Gökçek'in yerinde olsa, onun (menfaatperestlik namına) yaptıklarını yapar" ve "Yezid bile dedi ki, siz Ebu Zer gibi olursanız, ben Ömer gibi olurum" falan tarzı, Hz. Peygamberin de, ondan bin sene kadar sonra siyaset bilimcisi Montesqieu'nün de işaret ettiği, "nasılsanız öyle yönetilirsiniz" şeklinde, topu yine "büyük Türk milleti"ne atan cümleler kurdum. Çünkü bilmiyorum, gerçekte, kim neyi kime ne şekilde pazarlamış. Belki "Melih Başkan" çok dürüst bir insandır da, bizim şaşılığımızdır, o da mümkün...

Neyse de, nemo ante mortem beatus demiş Romalı, kimse ölmeden önce mutlu görülmesin. Hele bir sonunu görelim, neler oluyor bu oyunun sonunda bakalım, muhtemelen gören gözler için ibret olacaktır.

Tefeül

Eski bir rahip olan filozof Eflatun, eski koyunların grubuna dahildir.
O'nun atı, akıl karanlığında kaybolmuş ve nalını vücud dağında bırakmıştır.
Hissedilmeyenin efsanesine öyle daldı ki, ne gözü, ne kulağı, ne eli önemsedi.
Dedi ki: "Hayatın sırrı ölmektedir. Mum sönerse binlerce cilveye sahip olur.
(Eflatun'un bu görüşleri) düşüncelerimize hakimdir. Onun uyutucu kadehi varlığı unutturur.
O, insan kılığına giren bir koyundur. O'nun hükmü sûfî ruuhuna yerleşmiştir.
O, aklını âlemin üstüne çıkmış sandı ve "bütün âlem efsanedir" dedi.
O'nun çabası, hayat parçalarını analiz etmek ve hayat dalını kökten koparmaktır.
Eflatun'un düşüncesi, zararı fayda sandı. O'nun felsefesi, olanı olmayan gösterdi.
O'nun fıtratı uyudu ve uykuyu oluşturdu. O'nun zeka gözü bir serap çizdi.
Pratik çabadan o kadar mahrum kaldı ki, çalışan ruhu gevşedi ve yok oldu.
O, varlık hengamesini inkâr etti ve görünmeyen dünyanın teorisyeni oldu.
Elbette yaşayan ruh için mümkün olan hoştur. Ölmüş ruhlar için ise; ayan (ayan-ı sabite) hoştur.
O'nun ceylanı hiç otlamadı. O'nun kekliğine davranma zevki haram edildi.
O'nun çiy tanesi ürperemedi. O'nun kuşu göğüs nefesinden nasipsiz kaldı.
O'nun tanesi yeşerme zevkine varamadı. Kelebeği uçmayı unuttu.
Bizim rahibimizin (Eflatun) bundan başka çaresi yoktu. Varlık kavgasına karşı takatsizdi.
O, donmuş bir âlemin ateşine gönül bağladı ve afyonlanmış dünyanın nakışına ağladı.
Hayal ile oturduğu yerden kainata kanat açtı ve tekrar yuvasına geri dönmedi.
O'nun tahayyülü kâinat dönemecinde kayboldu. Bilmem ki, O, şarabın tortusu mu yoksa küpün çamuru mu?
O'nun bu zehirli şarabıyla nice milletler zehirlendi, uyudu ve çalışma, çabalama zevkinden mahrum kaldı.

Muhammed İkbal, Benlik ve Toplum (çev. Ali Yüksel)

Lügat

kumarhane
(tasavvuf terimi) Sevgili uğruna başını ortaya koymak. Sâlik kendini bütün varlığı ile fenâ kumarhanesine vermezse, mutlak manada fanî olamaz.
Malum, kumarhanede, kumarbaz oynadığı oyun sonucu parasını evini, altınını, gümüşünü kaybeder; sonunda hiçbir şeyi kalmaz, varlığı tamamen gider. Sâlikin de bu dünya kumarhanesinde bütün varlığını kaybetmesi, özellikle kalbinden silmesi gerekir. Yoksa vuslata eremez. (Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü)

Bu açıklamayı okuyunca, şu yazı aklıma geldi.

Research

Analogy in Music

Paul Hudak has a Haskell library called Haskore, where one can "compose" music using Haskell functions. When I read about it, thought of it as a platform where one can "compare" musical objects with each other and find analogies.

Continue...

Eski Yazılar

Jurnal /
10195
10196
10197
10199
10201
10205
10208
10211
10212
10214
10216
10220
10221
10223
10224
10225
10226
10228
10236
10266
10277
10279
10280
10281
10282
10283
10284
10285
10286
10287
10288
10289
10290
10291
10292
10293
10294
10297
10299
10302
10304
10313
10314
10317
10321
10322
10329
10331
10333
10335
10338
10339
10340
10341
10345
10346
10350
10353
10358
10360
10362
10364
10365
10369
10370
10371
10372
10375
10377
10379
10382
10383
10384
10386
10389
10390
10393
10398
10399
10400
10403
10405
10412
10413
10415
10418
10420
10425
10427
10432
10436
10437
10441
10444
10448
10450
10458
10459
10460
10462
10463
10469
10470
10473
10476
10477
10478
10486
10489
10491
10493
10495
10496
10497
10502
10503
10504
10506
10508
10515
10517
10518
10522
10527
10529
10530
10531
10533
10538
10544
10545
10555
10576
10577
10579
10584
10588
10594
10600
10602
10603
10605
10608
10609
10610
10611
10615
10620
10627
10627-Comments
10628
10631
10633
10635
10637
10638
10640
10641
10646
10647
10648
10657
10658
10659
10663
10664
10665
10673
10674
10676
10677
10681
10686
10688
10693
10702
10704
10705
10706
10708
10709
10710
10711
10712
10713
10719
10721
9750GunumCokSafhaliUykunun1Gunu
BiGiciksinKiPirim
BilgisayarSaymazsa
BiligDeBiligmisHa
BilimselIrtica
BilkentteGokkusagi
BirEvlilikHikayesi
BirMuhtirayiDaBoyleAtlattik
Cesaret
CokSafhaliUyku1GunIlkSaatler
CokSafhaliUyku1GunOgle
Depresyon
EcevitiUnutmamak
Gerginlik
GroupFooter
GunlukMuhasebe
GurununYanindaYasDaYanar
HayirOlmedim
HayretVePanik
HicBirYerdeOlmayanYuruyusFotograflari
Hiperpasif
IbadullahVeEmre
IlamiIlan
IslamAnlayisim
KacmakVeKovalamak
KamyonSoforuPhD
Kelimelerim
Kertenkelelik
Konusmak
KotuAliskanlik
LaflariminRafOmru
Levlake
MelamiyyeVeZen
MezarTasi
NotVermektenNefretEdenBirAsistaninGunlugu
Oyun
Pirelenmeler
RecentChanges
ReklaminReklami
Sir2
SuKesintisiyleTasarruf
Takdim
TurkiyeninOculeri
Usengeclik
UyuyanBakan
Yalnizlik2
Yas
Yevmiye2

<< 10371 | Tüm Değişiklikler | 10370 >>

(RSS) (Atom)

Son Değişiklikler

İletişim - (e-mail)

Türkçe

English

İzlediğim Bloglar

edit SideBar

Page last modified on December 06, 2007, at 02:30 AM EST - Powered by PmWiki

^