| emre şahin |
|
Jurnal »
Takdim10637 Perşembehttp://emresahin.net/blog/ adresinde buradaki Jurnal ve adreslerimi RSS yoluyla yayınlayacağım bir blog düşünüyorum. Wordpress'le yeniden. Jurnal'e yorum koymaya çalışmaktan daha kolay. Wordpress'i beni bazen uyuz ettiği için sevmiyordum, hem yavaş, hem yeterince esnek değil. (Halen de mevcut o uyuzluklar, link kategorilerini değiştiremiyorum mesela şimdi, ne olduysa...) Yine de ben kendisiyle muhatap olmadığım sürece, okurun karşısına onun çıkmasında zarar yok. Bir kere kurup, ilgilenmeyeceğim bir sistem... Asıl içerik wiki'de kalmaya devam edecek. Orası Facebook'ta yayınlanan Jurnal gibi içeriğin gösterileceği bir yer. Yine de açılış sayfasını blog yapmayı düşünüyorum, Wordpress'i görsel olarak düzenlemek daha kolay ve muhtemelen okurlara daha çekici gelecektir. Burası ise http://emresahin.net/wiki/ olarak kalmaya devam edecek. Blog'un düzene girmesi birkaç gün alabilir. 10635 Salıİki üç hafta kadar önce Konya'ya gitmem gerekti, annemin uğramadığı evinden eşyaları almak maksadındaydık. Konya'ya beraber gittiysek de, eve tek başıma gittim. Annem, kocasıyla konuşmak, yüzünü görmek, mesajını dahi almaktan imtina ettiği, eve uğradığımızda koşup gelmesini istemediği için beni yalnız gönderdi. Eve gittim, işte, gerekli eşyalar kısa sürede toplandı. Eve geldiğime dair de çeşitli işaretler bıraktıktan sonra çıktım. Sonra (rapor mu alıyordu, bir şeyler mi imzalıyordu, her neyse) annemin yanına gittim. O sıra telefonuma, haşmetlünün bir mesajı konuverdi.
O durumda böyle bir mesaj alan, muhatabının dalga geçtiğini sanır. Daha doğrusu "şair"in son mısradaki "yanağından bir sevse idim" sözünü kinaye olarak algılar. Şimdi, dedim, olmaz, adam benimle dalga geçiyorsa ben de geçmeliyim. Kısa bir cevap:
Böyle vaziyetlerde bir taraf haddinden fazla ciddi, diğer taraf gayrıciddiyse, pek sağlıklı bir iletişim olmuyor sanırım. Haşmetlü benim bu mesajı görünce, arada sırada beni rahatsız edip ne kadar tarafsız olduğunu anlatmayı pek seven oğlunu da yanına alarak Ankara'daki eve gelmiş. Neden Konya'da olduğumu bile bile Ankara'daki eve geliyor, anlamadım. Her tarafı tecahül-i arifane büyük şairin, sanat akıyor, sanat. Her neyse de, Ankara'ya dönüş yoluna koyulduk. Yolun üçte ikisi bitip Kulu'ya geldiğimizde, telefonda yeni mesajlar farkettim.
Emrecan da olduk iyi mi? Bundan önceki bütün o "yavrum, cicim, oğlum, Emreciğim, fıstıklı baklavam" muhabbetine bu da eklendi. Bir de şu:
Yok devenin hörgücü... Bu adam geçtiğimiz Haziran'dan önceki senelerde, çok nadiren suratını ekşitmeden selam verirdi bana. Bütün varlığıyla sevmiş şimdi... Sen Emrecan'ı sev, Emrecan da seni sevsin de, Emrecan kim? Vezin uyacak diye adımı çarpıtacak kadar çok seviyor beni (gerçi yine de uymuyor ya, Emrecansal falan deseydin bari), utanmadan "bütün varligim ile" de yazabiliyor. Her neyse de, şairliğine vurulduğum haşmetlünün Ankara Konutkent'teki evin önünde dikilmesine gönlüm razı olmadı. Aldığım ilhamla bir dörtlük de ben attırayım dedim: Konut sana dar gelir,
Konya'ya gel Konya'ya,
Şairlik taşar gelir,
Oynaya gel oynaya.
Kendisi bunun Ankara'ya 100 km kala yolda yazıldığını tabii ki bilmiyordu. Ben ciddiye alacağını sanmamıştım aslında... Lakin almış, yola düşmüşler her türlü edebi sanatın doruğunu zevk edinen babası ve oğlu, Konya'ya gitmişler. Konya'ya vardıklarında kapının üstünde unuttuğum mürekkep şişesi nereye döküldü, emin değilim. Kendisine "mürekkep şişesi kafana düştü mü?" diye sormak ayıp olacağı için sormadım. Bu olaydan aldığım ilhamla bir hafta sonra kendisini Datça'ya gönderdim. Aslında vergi borcundan yurtdışına çıkış yasağı olmasa, Güney Osetya'ya falan da gidebilirdi arkadaş ama maalesef, ben istesem de, Maliye bırakmıyor. Haşmetlünün yarı haşmetlü oğlu derseniz, yolda beni arayıp, nerede olduğumu sordu, içi dolmuş taşmış, benimle konuşmak istiyormuş... Bu arada da, "beni bu işlere karıştırma, ben ilgilenmiyorum" falan diyor, hem de diyor ki, "babamın kolu uzundur, sana yazdığı iyi mesajlar başına bir şey gelirse sorumlu olmamak için olabilir." Alttan alta tehdit de var, bu işlere karışmayan arkadaştan. Babası da yanında oturuyor tabi. (Haşmetlüden ölüm tehditleri de almaya alıştığım(ız) için, artık pek farketmiyor, arkadaş birkaç ay önce cesetlerimizi üst üste yığıyordu -beni en üste koy, altta ezilirim-; uzun kol derseniz, bilenler bilir ki uzun kol daha kolay düğüm olur...) Yarı haşmetlünün evime gelip, mukabilinde "babandır, seversin, sayarsın" dediğim, "babam ölse hiç acımam, ölse kurtulsak, hiç sevmiyorum" diyerek ağzımdan laf almaya çalışması müstakil bir "siyasi deha" örneği. Ne tarafına soktuysa kayıt cihazıyla gelmiş, beni akrabamdan kimilerine fitliyor, bir yandan da babasına etmediği lafı bırakmıyor ki, ben konuşacağım da, hem akrabamla aramı bozacak, hem de mahkemede delil olacak. Başkaları hakkında, "senin hakkında şöyle şöyle söylüyor" dediklerine "bunlar bilmediğim şeyler değil", babası hakkında ettiklerine de, "anlaşarak sakince boşanır, düzenini kurar, kendini daha fazla rezil etmezse kendi faydasına olur" diyerek cevap vermiştim. "Dürüst insanı aldatamazsınız" diye bir laf vardır, ben herkese ne söylüyorsam onu söylemiştim... (Burada yazdıklarımdan da pek farklı değil hiçbiri.) Bu yarı haşmetlü, babasının yanından arayıp, o gün nerede olduğumu öğrenmeye çalışırken söyledi görüşmeleri kaydettiğini de. Korkmam gerekiyordu sanırım, lakin, hakikat varken neden korkayım? Hayatları korku... "Eti Cin'in portakallısı güzelmiş" desem, baba-oğul korkudan çarpılırlar, öyle bir hal. *** O gidişimde haşmetlünün Garip Mehmet mahlasıyla anneme yazdığı ve sağa sola, çoluk çocuğa "şiir" adıyla okutmaktan geri kalmadığı için benim de burada anmaktan çekinmeyeceğim şeyleri de getirdim. Kendisi, aşağıda andığım türdeki şiirler için antoloji yazdığını falan da ifade etti. (Tek kişilik antoloji nasıl oluyor bilmiyorum ama şiirleri okuyunca bütün Türk Edebiyatı bir yana, bunlar bir yana, siz de kabul edeceksiniz ki bir değil bin antoloji asıl Garip Mehmet'e lazım.) Garip Mehmet, herhalde buranın okurlarına azıcık torpil geçip, bazı şiirlerini baskıdan önce yayına vermemde -yukarda bahsettiği sevgisi de gözönüne alınınca- pek mahzur görmeyecektir. Misalen şair şiirlerin birinde demiş ki, Aldın altıma bir iks beş,
Çıkalım tatile diye ey eş,
Gözümde kalmadı hiç yaş,
Tatil seni bekliyor ey eş.
Hüsn-ü talili görüyor musunuz? Kafiye zenginliğinin farkında mısınız? Şiirdeki akıcılığın ve anlam derinliğinin cazibesine kapılıyor musunuz? Ey kısa boylu yarim Seher,
Sensizlik oldu bana keder,
Bu hafta sen gelmezsen eğer,
Rabbim etsin seni benden beter.
Annemin adının Seher olduğunu öğrenmişsinizdir, lakin şairin iltifatındaki yüceliği ve "sensizlik oldu bana keder" derken gösterdiği kinaye sanatındaki dehasını görebiliyor musunuz? (Annemin bu şiiri okuduktan sonra ne söylediğini yazarsam, adamla mahkemelik oluruz. İyisi mi aramızda kalsın.) Annemin ismiyle sanat dehasını gösterdiği şiirlerinden birinde ise, şair: (Bu sefer imlasına hiç dokunmuyorum) YELLER(seher yeli) SENİNLE GÜZEL,DİLLERDE(ismin) SEN!
İBADAT ANLAM KAZANIR(seherde yapılan ibadetler),İSMİNDEN!
BU GÖNÜL SANA O KADAR BAĞLI Kİ,
BİR KERECİK TEST ET,EĞER İSTERSEN!
Diğer birinde de akrostişi, hani görmezsek diye, ayrı yazıp sanatının berhava olmasının önüne geçmiş. S enin yokluğunda oldum hasta!
E ğer geri dönmezsen bu hafta!
H er zaman beklerim seni hatta,
E y sevgili yarim beni dinle,
R uhun kalbimin derinliklerinde.
Ayrı yazmak yanında bir de el yazısıyla işaretleyip, "bu harfler beni anlıyor" diye de not düşmüş yanına. Garip Mehmet'in yol şiirleri antolojisinde özel bir yer tutacaktır, iki örnek vermek gerekirse: Mola verdik Akpet'de,
Dertler de gelir benimle,
Meğer nasıl da aldanmışım,
Dertlerimi biter sanmışım.
ve Kilometrelerce yol yapsak,
Yurdumuzu bir baştan geçsek,
Hatta yarım kalan yerleri,
Billah tat yok sensiz gezsek.
Görüldüğü üzere bu vesile ile Türk Edebiyatı yeni bir yıldız daha kazanmış oluyor. Biz de sanıyorduk ki, adamcağız şiirden falan anlamaz. Şu sonuncusu ise ne kadar derin bir ferasetle kadın ruhunun inceliklerini anlayabildiğini gösteriyor: Envayi tip bayanlar!
Gözlerime bakarlar.
Kutsal aşk taşımayanlar,
Bu gözlerden ne anlar!
O envayi tip bayanlara tavsiyem, en kısa vakitte iyi bir gelir edinip, kutsal aşk taşımaya başlamaları, yoksa Garip Mehmet gözünü asla o tarafa dönmeyecek... *** Yukarda andığım gibi yirmi-otuz dörtlük var elimizde ve hepsi birbirinden güzel. Şiir safhasından önce mesaj safhası vardı ve orada da, hazret bana çeşitli rüşvetler teklif etmişti. (Beni ikna ederse annem çantada keklik sanırım, sırf bu düşüncesi bile bu herifi boşamak için yeterli sebep sayılmaz mı?) Bir defa, beni evlendiriyordu arkadaş, etrafta kız çokmuş, hemen isteyecekmişiz. Sonra bana şirket kuruyor, uzun kollarının yardımıyla çeşitli devlet kurumlarıyla bakım anlaşması yaptırıyor, bana çuvalla para kazandırıyordu. Sonra araba almaya kalktı. (Sanırım bunda, "değil annemin boşanması, istesem anneme araba bile aldıramam" deyişimin etkisi var.) Sonra işte bu çeşit ıvır zıvır... İşin sakatlığı sadece buradaki ahlaki durum değil, bunları istese de yapabilecek durumda olmayışı. Son üç senedir herhangi bir şey alacak olsa, krediyi annemin adına çekiyorlardı. (Bkz. şairin yukarda "aldın altıma bir iks beş" diye başlayan şiiri.) Vergi borcunu ödememek için kırk takla atıyordu... "Siyaset" deyince, ilik ilik yalan söylemek sanıyor kimisi. Bundan sonra "Emreciğim, yavrucuğum..." muhabbetine başladık. Adamdan gelen mesajları okumaya utanıyorum, adam onları iki ay önce sövdüğü, ondan on sene öncesinden itibaren eziyet ettiği adama yazmaya utanmıyor. Haziran'dan önce hitabım hep "siz" çerçevesindeydi ve yüzüne karşı bir şey söylemezdim. (Ondan sonra hepsini söyledim, oh, bi rahat oluyor ki!) Adamsa, benim ışıkları açık bırakmamla, tuvaletteki ibriği çıkarken doldurmamamı "Emre'yi eğitmek lazım" şeklinde bir tez haline getirip, annemin başında pişiriyormuş... Adama "senin ödemediğin vergi borcunun faizi o evin ışıklarını yüz yıl yakar" da dedim sonradan ama ibrik konusunda bir cevap veremedim, hala anlayamıyorum çünkü, işerken doldur ibriğini be adam, yapamıyor musun ikisini bir arada? Ondan sonra bir ara da "mahkeme boşasa da şer'i olarak boşamam" demeye başladı. Annem haşmetlünün ebedi eşiymiş... Bundan da, İslam Hukuku Profesörü olan yeğenine sordurarak kurtulduk. Unutup arada bir ağzına alsa da, herhalde sorup, mahkemelerin verdiği boşama kararlarının İslam hukuku açısından da geçerli olduğunu öğrendi ki, artık pek ağzına almıyor. Aynı İslam Hukuku'nun boynuna muska takmakla ilgili verdiği şirk hükmünün "ebedi" nikahı ne yapacağını ise hiç açmayalım. (Arkadaşın her tarafı İslam Hukuku'dur da, hangi memlekette yaşadığının farkında değil, her konuda çok dikkat eder, burada da öyle...) Kendisini Datça'ya göndermeden yarım saat önce bana şu mesajı yazmıştı: (Bu yukarda andığım Konya olayından bir hafta sonra oluyor, siniri geçtikten sonra.) Seni seviyorum Emre can!
Çünkü sev dedi kutlu Rasul,
Cennete girmek bir heyecan!
O cennet için budur usul.
Kul hatasız olmaz!
Hatada ısrar olmaz!
Hatam var ise eğer,
Cennet için affa değer!
Endüljans'ı görmeden, dedim, öyle af maf olmaz. Bana cennetten tasdikli, mühürlü tapusuyla arsa verirsen, belki düşünürüz... Datça dalgasından sonra tekrar mesaj yazmadı, ben de artık, ağız tadıyla dalga geçemediğimi gördükten sonra adamla uğraşmamaya karar verdim. Aslında arkadaşlarla sözleşmiştik, bir de Kars'a gönderecektim ama büyücüye gidip, benim cinlerim olduğunu söylemeye başlamasından sonra, ilişmemenin daha iyi olacağına ikna oldum. Kendisi bildiğim kadarıyla hala on gün önce eşyaları almaya gidip, silah milah çıktığı için polisin karıştığı ve eşyaları tekrar yerine bıraktığımız evde, "gelirler de eşyaları alırlar" diye bekliyormuş. Tehditlerine mukabil ve bu derece saçmalamaya başlamadan önce yazdığım mektuptaki cümle yeterli aslında: "Allah seni rezil edecek ve zaten etti ya!" Murakabeİnsan neden şımarır? TefeülKüçükken derdi ki dadım:
Çoğu gitti, azı kaldı.
Büyüdüm, ihtiyarladım.
Çoğu gitti, azı kaldı.
Vur kazmayı dağa Ferhat!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Doğar bir gün benim günüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kırk gün, kırk gece düğünüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ektik, ektik yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Necip Fazıl, Çile Lügatten
10633 PazarDün öğrendiğime göre benim cinlerim varmış. Ben bunlarla insanları (ve bilhassa annemi) etkim altına alıp istediğimi yaptırıyormuşum. Anneme "boşan" diyormuşum, boşanıyormuş, "boşanma" dersem boşanmayacakmış sanırım. Tam olarak böyle midir bilmiyorum, bana kulaktan kulağa gelen bir laf bu, belki cinim yoktur da, cinler bana musallat olmuştur, cinlerim tepeme çıkmıştır, in-cin top oynuruzdur veya saklı saklı Eti Cin tıkınıyorumdur falan ama bir cin mevzuu var. Aradakiler o kadarını uydurmamışlardır. Annemin haşmetlü kocası, değerli şair, araştırmacı, hukukçu zat-ı muhterem bir büyücüye gitmiş, büyücü de ne üfürecek, benim cinlerim olduğunu üfürmüş... Şimdi bu aslında komik, ben de gülüyorum zaten, yine de işin bu kadar ucuz bir komediye döneceğini, Allah şahit, hiç düşünmemiştim. Boynuna muska takıp geziyor, koruyacakmış onu, herhalde benden. Asıl durumsa şöyle bir şey: Annemin bana cinlerimi anlattığı telefon konuşmasında, yaptırdığımız evin olukçusuna verilecek para için biraz dil dökmem gerekti kendisine. Şu cin neredeyse çıkıp ikna etse iyi olacak, yoksa olukçuya para veremeyeceğim, olukçu da bana oluk takacak. Acaba olukçuyu da mı büyücüye göndersem? *** İçinde Kur'an da yazılı olsa, Allah da, nazar boncuğu da olsa, Ayet-el Kürsi de, Cevşen de denilse, muska da; herhangi bir şeyi takıp, onun "ekstra" koruma sağlayacağına inanmak cumhura göre (Cumhur kim?) şirktir. İstisnalar olmakla beraber, kaideyi bozmazlar. *** Geçenlerde burada yazdığım (bir kıza söyleneceği varsayılan) "seninle aynı şeyi düşünürsem bana verecek misin?" veciz sözümü bir arkadaşım kınadı ve bunun çok kaba olduğunu, hiçbir kıza söylenmemesi gerektiğini belirtti. (Erkekler de bu sözdeki derin anlamın dışında kalıyorlar, bir erkekle aynı fikirde olmaya o kadar değer vermiyor olmamın hetero bir sebebi var demek ki.) Civarda olsa ağzıma (veya elime) kırmızı biber de sürecekti herhalde... Bir açıklama yapmalı mıyım bilmiyorum. Konu aslında "fikir" denen şeyi, hemen hiç kimsenin o derece dikkate almadığı, yoksa benim etrafımdaki kimseye öyle sözler söylemem. (Hakedenleri başka şekillerde sepetliyoruz.) Lakin onlar da, erkekleri dinlerken, hemen hiçbir düşünce ve entel/dantel mevzunun o konudan daha önemli olmadığını unutmazlarsa, kendi ruh sağlıkları açısından daha iyi olur. Bir erkek, karşısında güzel bir kız varsa ve o kız hasbelkader Marksistse sola doğru, Liberalse sağa doğru kaykılır. Ulaşılacak hedef her tür fikriyatı benimsemeyi kolaylaştırır. Neticede hepsi laftır ve laf bedavadır. Bu mekanizma ben de dahil bazısında tersine de çalışır. Kaçmak ihtiyacı duyduğum kız çağdaş, laik ve gevezeyse, namaz kılmaya, kapalı, dindar ve gevezeyse dinin ne kadar zayıf temeller üzerine oturduğunu anlatmaya koyulurum. Eğer bir başörtülü kız daha aşık olmaya kalkarsa, boynuma haç takıp gezmeye başlayacağım, bu da ayrı bir fasıl. MurakabeOkumak ne zaman cehalete sebep olur? TefeülHiçbir muhakeme yoktur ki hayvanî varoluşun adım adım yokluğa ilerlediğini ve dolayısıyla bu varoluş biçiminin gerçek hayat olamayacağını insanlardan gizleyebilsin.
Tolstoy, Hayat Üzerine Düşünceler (çev. Ahmet Midhat Rıfatof) Lügatten
Baharlar yağmursuz ormanda tünd mizaçla 10631 CumaYeni bir hikaye mevcut. *** *** Bugün arkadaşla Ankara Siteler'de kapı yapan bir yer arıyorduk. Öğleden sonra 3-4 gibiydi ve insan sıcaktan sarhoş oluyor, öyle bir bela... Bir marketten ayran almaya gitti, bir caminin bahçesindeki bankta oturup içeceğiz. Geldiğinde merakla torbanın içinden ne çıkacağını bekliyorum, daha doğrusu çıkacak ayranı kaç saniyede yutacağımı... Çıka çıka süt çıktı velakin. Ayran sırasının arkasına saklanmış sütleri bakmadan almış. Ben de ona kıyamadım, sıcakta taa nerelere gidip ayran alacak... Bir de iki süte tam 3 lira 80 kuruş para vermiş (üzerinde yazıyordu), heba mı olsun? Neyse, diktim kafaya bir litre sütü, ilk yudum iyi, lakin öğle sıcağında süt içmemek lazımmış. Arkadaş kendininkini bitiremedi, ben kalan sütün kuruş hesabını yaptığımdan bitirdim. Bir litre süt sanırım midemde mayalanmaya başladığı için acayip bir his oldu. Zaten pek sevmem, bir de hazım problemi var, laktaz bilmemnesi, yazın sıcağında... Ama boşa gitmedi 3 lira 80 kuruş. *** Bugün düşündüm de, insan kavga ettiği kişiden bile bir ciddiyet bekliyor. Çocuk gibi insanlarla kavga etmek bile ayrı bir gıcık. MurakabeYanlış olmak yalnız insanlara daha zor geldiği için mi doğru olmaya çalışırlar? Topluluk insanı yalnızlık tehdidiyle mi doğrudan saptırır? TefeülO halde arif, zararın kaldırılması için Hakkın hüviyetinden dilekte bulunmasının bütün sebeplerin özel bir yönden 'Hakkın aynı' olmasından perdelemediği kimsedir. Bu yolu takip etmek, Allah'ın kulu ediplerden başkası için zorunlu değildir. Onlar, Allah'ın sırları üzerindeki emanetçilerdir; çünkü Allah'ın bir takım emanetçileri vardır ki, onları Allah'tan başkası bilmez. Onlar ise birbirlerini tanır.
İbn'ül-Arabi, Füsûsu'l-Hikem (çev. Ekrem Demirli) Lügatten
Ketüt notere kaderin ilmeği dokununca Eski Yazılar
<< 10371 | Tüm Değişiklikler | 10370 >> |
Türkçe English |
| Page last modified on December 05, 2007, at 07:30 PM EST - Powered by PmWiki |