DevrikYazilar »

Ateizmi Anlamak Uzerine

Ateizm’i Anlamak Üzerine

Biri bana ateist olduğunu söylediğinde, bunu ontolojik bir mesele olarak değil, psikolojik bir mesele olarak telakki ediyorum. Konu, bir Tanrı'nın varlığı / yokluğu meselesinden ziyade, birinin neden bunu kabul edip / etmediği konusudur. Bir ateistin varolan bir Tanrı'yı çeşitli itirazlar yükselterek yok etmesi mümkün değildir, nasıl ki bir mü'min olmayan bir Tanrı'yı çeşitli deliller getirerek var edemezse. Bundan dolayı, ateizmi veya dini konuşurken asıl konuşulması gereken insanların neden inanmak istedikleri veya istemedikleri olmalıdır. Asıl konu burada düğümlenir, zira insan zihni inanmak istediği şeye 'tabii' delil bulmakla malüldür.

Önce bu satırların yazarının konumunu açıklamak daha dürüstçe olur: Bir dönem bu konuda agnostik bir tavır sergilemiştim. Allah'ın varlığının bilinemez olduğunu, "var" diyebilecek delillerin hayatın içinde olmakla, varlık anlayışımızın da hayat anlayışımızla sınırlı olduğunu ve ötelerdeki bir Tanrı'nın bilinmesinin mümkün olmadığını düşünüyordum. Buradaki itirazım, böyle bir varlığın bilgisinin elimizde tam olarak olmayışı idi ki, Kur'an'ı okurken, aslında Allah'ın da kendisi hakkında bilmediğimiz şekilde konuşmayı yasakladığını farkettiğimde, neden inanmıyor olduğumu sorgulamanın daha anlamlı olduğunu düşündüm. Mesele, o zaman şöyle idi: İnanmak istemiyordum, çünkü inanırsam sorumlu olacaktım. Dünyanın hazları bir yanda dururken ve İslam adına (veya diğer dinler adına) hareket eden insanların pek de samimi olmadıkları ve takip edilecekleri değeri taşımadıklarını görürken, kendimi sınırlamanın çok da iyi bir yol olmadığını düşündüm. Anlatılan ideal insan tipleri bir hayli geçmişte kalmıştı ve günümüzün başarıya odaklanmış hayat anlayışında, bize anlatılan o peygamberlerin çok da sağlam örnekler olamayacağını düşünüyordum.

Hem bahanem çoktu. Din adına işlenen kötülükleri gördüğünde inanmak istemiyordum. Samimiyetsiz bir oyun gibiydi, herkesin kovaladığı bir şeyler içinde birileri de Allah'ın ve dinin adını kovalıyordu. Kimisi takım tutuyor, kimisi hayatın zevkleriyle sarhoş oluyor, kimisi paraya tapıyor, kimisi de kendini Tanrı'yla uyuşturuyordu.

Sonra ne oldu? Doğru olmak istedim. Hakikate karşı samimi bir tavırdan başka bir şeyle sorumlu olmadığımı ve sakin bir bakışın gidebileceğim tek yol olduğunu gördüm. Rahatladım ve bunun temel olarak Allah'a teslim olmuş olmaktan olduğunu farkettim. Gelecek endişem kalmadı, geçmiştekileri affettim ve Allah'a, "bizleri doğru yola ilet" derken samimi olarak bunu istedim, en azından bana doğru yolu göstermesini istedim. Varlığının "bilmediğim" bir Tanrı'dan nasıl hidayet beklediğimi merak edenler olacaktır. Bu sorunun cevabı da herhalde Allah'ın üzerimdeki nimeti ve hidayetidir.

Hakikati bulduğumu iddia etmiyorum. Sadece sakin bir bakışla hayata, insanlara ve Allah'a karşı yerine getirmem gereken sorumlulukları yerine getirmeye ve herkesi, fikirleri ne kadar acayip ve aşırı olsa da, dinlemeye gayret ediyorum.

Allah'ın varlığına ise, kendi varlığıma şahitlik edermiş gibi şahitlik ederim. Bu konuyu psikoloji dışında bir alanda tartışmak istemiyor olmamın bir sebebi de bu, kimse varlığına kendi varlığına edermiş gibi şahitlik ettiği bir şeyi tartışmaz. Allah'ın varlığını tartışmam bir açıdan kendi varlığımı tartışmam olur ve böyle bir tartışmanın hiç bir anlamı yoktur.

Ateizm'e geri dönecek olursak, mesela öne sürdükleri "kötülük problemi"nin Kehf Suresi'nde anlatılan Musa ve bilge kişi hikayesinde cevaplandığını farkettim. "Tanrı nasıl olur da, henüz bir bebeğin öldürülmesine göz yumar?" "Bebek ölmeseydi ne olacağını kimse bilemez" diye başladığınızda anlamlı olan bu soruyu, "Allah bilir" diye başladığınızda aynı anlamı taşıyamadığını görürüz. Ayrıca, inandığımız Allah'ın isimleri arasında Kahhar ve Müntakim gibi, bir insan için "kötülük" çağrıştırabilecek isimler olduğu halde, neden "en güzel isimler"in Allah'ın olduğunu da anlamak gerekir.

Hayatın bir anlamı olmadığı, nereye gittiğimizin, neden yaratıldığımızın bilinmediği itirazlarına cevap ise, Allah'a imanın, "gayba iman"la desteklenmiş olmasının gerektiğidir. Kur'an'ın "gayba iman" konusuna bu derece önem vermesinin sebebi ise muhtemelen bu anlamsızlık meselesini çözümlemek içindir. Problem insanın anlayabilip, anlayamaması değil, bir gaybın varolduğuna iman edilmesidir. Kainat insanın anlayabileceği bir şey için de yaratılmış olabilir; bu konuda "akıl sır ermez" temelli bir görüşü seslendirmek yerine basitçe Allah'a ve insan bilgisinin dışında şeyler olduğuna iman etmektir.

İnsanın imtihanının büyük kısmını işte bu görmediği, tam olarak bilmediği, sebebini ve sonucunu anlayamadığı kainatın içinde yaşamak, hem de bunu yine neden ve nasılını tam olarak bilmediği şekilde "doğru" olarak yapmak zorunda olmasının oluşturduğunu düşünürüm. İşte bu bilinmezlik içinde insanoğlu kendine çeşitli planlar, teoriler, anlayışlar geliştirip bunları takip eder. Ateizm de, insanın bir tanrıyı kabul etmek istememesi olarak işte bu anlayışlardan birisidir. "Gereksiz" ve "ölmüş" bir Tanrı'nın yüzyılında, hem de "trend"ler inanç aleyhineyken, moda olan inanmamakken -ki inanmak ne zaman moda oldu?- doğal olan inançsızlığı tercih etmektir belki. Yine de bunun bir Tanrı'nın olup olmamasıyla alakası olmadığını herhalde herkes kabul eder.

Kişi kendine "ben neden inanmıyorum?" sorusunu sorduğunda, içte yatan sebeplerin "inanmak istemiyorum"dan feyz alan bir çok sebep olması gayet muhtemeldir. "Dinciler gibi görünmek istemiyorum", "Saf görünmek istemiyorum", "Ateistlik daha karizmatik", "Kadınlarla / erkeklerle / insanlarla ilişkimi bir de Tanrı gözeterek yürütmek istemiyorum", "Ahlak kuralları sadece saçmalık", "Çevrem böyle kabul ediyor beni", "Tanrı'ya inanıyor görünmek işime gelmiyor", "Ben başarı istiyorum ve inancın buna engel olmasını istemiyorum" ...

Dikkat edilirse bu sebeplerin bir çoğunun tersi, bir şekilde iman sahipleri için de geçerlidir. İman sahiplerinin bir çoğu da, "inanmak istedikleri" için inanırlar ve buna destek olan sebepleri vardır. Netice, kişinin iman veya inkar sorumluluğunu alıp almamak tercihinde yatar.

Son bir söz de, neden burada alışıldığı gibi "iman hakikatlerini isbata" fazla yer verilmediğiyle ilgili... İmanla ilgili asıl problemin isbat değil, özendirme olduğu kanaatini uzun süredir yaşıyorum. Müslümanların hakikati isbata değil, özendirmeye, sevdirmeye ihtiyaçları var. Çünkü evvelen hakikat kendini isbat etmeye muktedirdir, saniyen insanların sizi sevmeden, anlattığınızı sevmesi, ne kadar etkili ve mantıklı konuşursanız konuşun mümkün değildir...

O halde birisi inanmadığını söylediğinde, alınacak tavır, ona "ontolojiik kanıt", "ezeli sebep kanıtı" gibi lafları sıralamaktan ziyade, inkarın altında yatan sebepleri anlamaya çalışmaktır. İmanına yakışır hareket etmeyen her mü'minin, birilerinin inkarından sorumlu olduğunu; iman etmek istemeyenlerin bir çoğunun yalancı, insanları sevmeyen, gerçekte ne Allah'a ne peygambere inandığı halde, inanıyormuş gibi yapmakta fayda gören, anlayışı kıt, cahil, insanlığı bırakıp Allah'lık oynamaya kalkan, zalim ve haksız kişilerden ilhamla, onlar gibi olmamak adına böyle olduklarını görmek gerekir.

Bunların hiç biri inkarcının inkardaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Yine de eğer bu konuda tartışmak niyetindeyseniz, konuya insanları severek girmenin, diğer bütün isbat metodlarından daha önemli olduğunu söylemek mümkündür. Onları sevdiğinizde, bir çoğunun çırpınan zavallılar olduğunu, yolunu şaşırmış, hayat yükünü çekmek istemeyen, tek meselesi kendinden kaçmak olan fakirler olduklarını farkedersiniz. Bu durumda yapılacak tek şey de, onları daha iyi anlamaya çalışmak ve sevmekten ibaret kalacaktır.

İman ve hakikat kendini muhabbet üzere yerleştirir.

(2006-01-08 05:26:26)

Son Değişiklikler

Yazıları Eposta İle Al

Türkçe

English

Mercektekiler

edit SideBar

Page last modified on July 19, 2007, at 10:05 PM EST - Powered by PmWiki

^