DevrikYazilar »

Allah Ve Vahiy

Allah ve Vahiy

    	
  • Bu konuyu açıklamam lazım, olabildiği ölçüde. Anlatırken kekelediğimi farkettim ve karşımdaki insanlara tam olarak aktaramadığımı. Kendi düşüncelerimle ilgili belirsizlikler de yok değil, yine de en azından düşündüğüm ölçüde hangi noktada olduğumu ifade etmek isterim.
  • Kabullerimden birisi insanların anlaşmasına yarayan lisanın, yaşadığımız dünya -ve kainat- tarafından şekillendirildiği ve bu haliyle Allah'la ilgili düşünceleri tam olarak ifade edemeyeceği. Dille ifade edilebilecek, sadece Allah'ın ne olmadığıyla ilgili oluyor sonunda. Çünkü mesela "Allah Rahman'dır" dediğimizde, zihnen ve anlam olarak "Allah Kahhar'dır"dan uzaklaşıyoruz. Allah hakkında dilde tam doğru olarak söylenebilecek tek şeyin "Allah Allah'tır" olduğunu sanıyorum. Bu bile tartışmaya açık aslında.
  • Ateizmin temel düşüncelerini kendi kaynaklarından okuyan insanların bunlara tam bir cevap veremediğini düşünüyorum. Batı'da Hıristiyanlığın aldığı şekil, felsefi olmaktan çok, sahne sanatları ve retorikle alakalı. Müslümanların da uzun zamandır dış kaynaklardan apardıkları balık resimlerini gösterip, Evrim Teorisini "çürütmek" dışında yaptıkları bir şey yok. Vakta ki Evrim Teorisi yanlış olsun, bunun bir Tanrı'nın varlığını nasıl isbat edeceğini ben mi anlamıyorum, millet mi "temenni"de bulunduğunun farkında değil, bilmiyorum.
  • Geçenlerde "Allah vardır" cümlesinin doğru anlaşılabilmesi için Allah'ın zatının bilinmesi gerektiğini düşündüm. "Varlık" dediğimiz şeyi kainatta gördüğümüz, düşündüğümüz şeylerle anlıyoruz. Mesela bizim varlık anlayışımızda "var olan bilinebilir" diye bir kabul var veya daha basit düşünürsek, "var olan algılanabilir" denebilir. "Allah vardır" dediğimizde onun varlığının bizim varlığımıza (sırf varlık yönünden bile olsa) benzer olduğunu kabul ediyoruz. İşte arazlar da oradan çıkıyor.
  • Birine "Allah kendini yok edebilir mi?" diye sormuştum. "Edebilir ama etmez" demişti. "Etseydi nereden bilebilirdik?" demiştim. Ne cevap aldığımı hatırlamıyorum ama tatmin etmediğini hatırlıyorum. "Etseydi burada olmazdık" gibi bir şeydi. "Allah bizi yarattıktan sonra kendini yok edip, bizim varlığımızda değişiklik olmamasını sağlayamaz mı?" sorusunun mantıklı cevabı bildiğim kadarıyla yok. Mesele Allah'ın kadir-i mutlak olmasından daha ilerde, "yapsaydı nasıl bilirdik?" sorusunda. Allah'ın sıfatlarıyla ilgili bir çelişki aramıyorum, onun varlığına dair bilgiyi elde ediş tarzımızı sorguluyorum.
  • Allah'la ilgili herhangi bir söz zıddını da içermek durumunda. "Allah vardır" veya "Allah yoktur" cümlelerinin hükmü, bir kalemi gösterip "bu kalem vardır" veya "bu kalem yoktur" demekle aynı şey değil. Eğer aynı şey olsaydı, Tanrı'nın varlığını "isbat" eden metodlar çalışırdı. İnsanoğlu kendinden bir şey katmadan Tanrı'ya ilişkin bir bilgi edinemiyor.
  • Tanrı'nın varlığıyla ilgili herkesin bildiği "ilk sebep" kanıtı: "Her şeyin bir yapıcısı var, kainatın da yapıcısı Allah. Efendim, Big Bang bu görüşü destekliyor, vs." Big Bang'in Allah'ın yaratmasıyla ilgili olduğunu söyleyen biri olmadan Big Bang'in ne için olduğunu ve neyi isbat ettiğini nereden bilebilirim? Aklımda Allah'ın varlığını isbat kaygısı olmasa ve Big Bang'i bulsam, yine Allah'a ulaşabilir miyim? Bu ulaştığım Tanrı, Big Bang'in Tanrısı mı olur, yoksa Allah mı? Big Bang'in Tanrısının Big Bang'e sebep olmak dışında bir şey yaptığını nasıl bilebilirim?
  • St. Anselmus diye bir adamın "Ontolojik kanıt" diye geçen bir düşünce yöntemi vardır. "Mükemmel bir Tanrı'yı düşünebildiğimize göre, bu düşünce ancak o Tanrı tarafından verilmiş olabilir, bu sebeple Tanrı olmalıdır" diye bir düşünce. İnsanın konuya dahlini bundan daha iyi ortaya koyan bir iddia yok.
  • Bizde Hz. Ali'ye atfedilen "Peki ya varsa?" kanıtı, Batı'da "Pascal's Wager" diye geçer. Blaise Pascal da Hz. Ali'nin "Her şey bildirildiği gibiyse ben zaten kazanırım, değilse de ben yine bu dünyada iyi yaşamış olmakla kazanırım" şeklinde özetlenebilecek düşüncesine benzer bir fikir ileri sürmüş. Burada dinin her zaman insanı iyi yaşamaya sevkettiğine dair bir kabul var ve bunu zamanımızda desteklemek pek mümkün değil. İnsanlar belirli bir din sahibi olmadan da ahlaklı yaşayabiliyorlar. Hatta bazı durumlarda din insanları anlayışsızlığa ve kötülüğe sevkediyor. Din adına işlenen (ve aslında tamamen siyasi olan) cinayetleri ele alsak bile yeter.
  • Bir ikinci nokta, yukarıdaki düşüncenin Allah'ın varlığının bizden neler istediğine dair bir kabule sebep olması. Belki Allah kendini inkar etmemizi istiyor ve vahyi de aslında bazılarının bunu bulmasını kolaylaştırmak, bazılarını da hepten şaşırtmak için gönderiyor. İyi bir hayat yaşayan Ateist'in neden kurtuluşa eremeyeceğini açıklamak buradan hareketle ne kadar zor.
  • Tanrı'ya götüren kanıt diye sunulan hiç bir şeyin, önce iman etmeden işe yaramadığını gördükten sonra, imanın bu kanıtlarla alakası olamayacağını düşündüm. Necip Fazıl'ın "iman isbatın bittiği yerde başlar" sözüne mukabil, "imansız isbat mümkün değil" noktasına geldim. Bu nokta benim Agnostikliğimin başlangıcıydı.
  • Vahiyle veya Allah'la ilgili bir çok hikaye uydurmak mümkündür. Mesela Kur'an'ı uzaylıların yazdırdığından, tarihte öyle bir şey gerçekleşmesi için gelecekten gelen birilerinin Hz. Peygamber'e yardım ettiğine, Kur'an'ı yazdıranın Tanrı olmasa da büyük bir ruh olduğuna ve o zamanki insanların iyiliğini istediği için bunu yaptığına kadar hikayelerin hepsi inanmak istemeyenler için bir sığınak sağlayabilir. Dahası Kur'an da, tarafsız bir gözle bakıldığında çelişkiden uzak bir kitap değildir ve mesela Nisa Suresinin 12. ve son ayetlerinde mirasla ilgili aynı durum için farklı hükümlerin verilmesinden (bir şekilde te'vil etmeye çalışmazsak) ortada ciddi çelişkilerin olabileceğini görürüz. Aynı şekilde bazı tarihi referansların yanlış olmasının bizi götüreceği yerler de Kur'an'da bilgi yanlışları olabileceğidir.
  • Bu noktada kişinin gidebileceği iki yön vardır. Ya hikmet ve mucize adına kendi hayatında, Kur'an'da ve diğer kaynaklarda yer alanları görmezden gelecek ve bunlara "geçmişin masalları" diyecek, ya da kalbini Allah'tan geleceğe açık tutacaktır. Her şeyin bittiği noktanın benim için bütün imanın yeniden keşfi olduğunu söylemeye lüzum yok.
  • Allah'a iman her şekilde kişinin "ben"le olan bir kavgasıdır. Allah'a iman eden kişi için, bu imana kendisi istediği için mi, yoksa Allah istediği için mi ulaşmıştır, belli olmaz. Bir noktada Allah'la ilgili bütün düşünce ve anlayış, iman sahibinin kalbinden başka yerde bulunamaz. "Yerlere, göklere sığmadım, mü'min kulumun kalbine sığdım."
  • İnsan varlıkla bilgi, "ben"le "öteki", mahlukla halık, akıl ve nefis, ve bir sürü zıddın birleşmesinden yaratılmış. Bütün bu zıdların içinde kendi zıddına ulaşmak ve Rabbine vasıl olmak için çabalıyor. İnsanın tüm faniliği ve hiçliği yanında, Allah ezeli ve ebedi ve her şeyin sahibi. İbn Arabi, "zıtlar bir kere birleştiklerinde ayrılmazlar" derken insanın Rabbiyle buluşmasından bahsediyor gibi ve evet işte bunun için "kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur."
  • Ben iyiysem, Allah iyidir, ben kötüysem, Allah kötüdür. Ben varsam Allah vardır, ben yoksam Allah yoktur. Ben merhametliysem, Allah merhametlidir, ben gaddarsam Allah gaddardır. Ben adilsem, Allah adildir, ben zalimsem, Allah zalimdir. Allah insanın olmadığıdır ve insanın olduğu olur. Kişi hayatından ve tercihlerinden sorumludur ve Allah kimseye zulmetmez. "Zerre kadar iyilik yapan, karşılığını alacak ve zerre kadar kötülük yapan karşılığını alacak."
  • Yukarda yazdığımın hem ahiretle, hem doğu dinlerindeki "karma" ile uyumlu olduğunu gören var mı?
  • Allah'a böyle bir imandan sonra, Kur'an hakkında da bir değerlendirme yapmam gerekiyordu. Zira Allah'ın varlığına iman beni dosdoğru olarak Kur'an'a götürmedi ve yine kabul etmem gerekir ki, Kur'an olmasaydı ben iman etmezdim. Allah'a imanda yaşadığım ikiliği, Kur'an'a imanda da yaşadım. Allah'tan gelen vahyi kabul etme konusunda bana Pascal'ın yol gösterdiğini kabul etmem gerekir.
  • İbrahim'in, Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in Allah'ı, felsefecilerin Allah'ı değil. Kişioğlu yukarda anlatıldığı şekilde Rabbini kendi keşfetmeye çalışırsa, keşfettiği ancak bir put olabilir. Descartes'ın veya Newton'un Tanrı'sı tarzında bir Tanrı, işleri yoluna koymak için gerekli ama istenmediği zaman ortadan çekilen... Bilimde veya felsefedeki boşlukları doldurmak için "gerekli" bir Tanrı... Hayır, Allah işte bu değil, benim yarattığım Tanrı değil, kendisiyle ilgili bilgiyi insanlara sunmasına iman etmeden, yukarıda bahsettiğim zıtlıklar içinde "ben" tarafına meyletmek (ve felsefecilerin Tanrısıyla başbaşa kalmak) çok muhtemeldir ve vahyin bir bilgi olarak yer almadığı doğu dinlerindeki uzun süren kuvvetli terbiyenin amacı, işte burada kişinin "ben" ve "öteki" sırrına kavuşmasıdır. Vahiy bizi bu zorluktan kurtarır ve onun için vahye iman, terbiye edilmek isteyen insanı daha kolay yoldan terbiye edebilir.
  • Yine de Kur'an'ın yüzünden anlaşılmasıyla ilgili sorunlar devam etmekte. Bahsedilen çelişkileri nereye koyacağız? Burada Kitab'ın işaret ettiği yönün, ayetlerin düz manasından daha önemli olduğuna ve çelişkilerin bizi bir noktadan sonra kendi düşüncemizi inşa etmekle yükümlü tuttuğuna inandım. Kur'an'da anlatılan kıssaların hemen hepsi, devrin ileri gelenleri tarafından biliniyordu, bu haliyle Kur'an bir çok yerde eskilerden haber getirmek için değil, bilinenleri yeniden düşündürmek için tarihten örnekler veriyordu ve tarihi tutarlılık itirazı aslında sağlam bir itiraz değil. Kur'an, bahsedilenlere "bunlar gerçektir, değildir" diye değil, "bunlardan alınacak dersler vardır" diye yaklaşılmasını öğütlediği halde yapılacak bir tartışma değil.
  • Kur'an'ın mükemmel bir kitap olmaktan Allah tarafından özellikle uzaklaştırıldığına dair bir düşünceye ulaştım. Çünkü bizim putlaştırmamız en kolay olan şey Kur'an'dı. Allah yerine Kur'an'a tapmaya başladıktan sonra zaten yoldan çıkmaya başladık. (mesela bakınız, Sıffin vak'asında Hz. Ali tarafındakilerin karşı taraf mızraklarına Kur'an sayfaları taktığı için savaşmaktan vazgeçmeleri.) İnsanların kendilerine işaret edilen yolu, bir kitaptan okuyuverip bulacaklarına inanmaları ne kadar güzel. O zaman vahyin neden kesildiğini ve Hz. Peygamberin, kimse tarafından inkar edilemeyen, mesajının tedriciliğini nasıl açıklayacağız? Diyelim Hz. Peygamber 1000 yıl yaşasaydı ve çıkan meselelerde yeni vahiy gelseydi Kur'an şimdiki halinde mi olurdu? Ve bugün bir peygamber olmadığı için çözemediğimiz meselelerimiz olduğunu nasıl inkar edebiliriz?
  • Kişilerin kendilerini otomatikman "fırka-i naciye"de görmelerinin ve cennetin kendilerine miras kalacağını zannetmelerinin Kur'an'ın Yahudilere hitabında lanetlendiğini bile bile, "kolay kurtuluş" meraklısı olmaları ne kadar acı. Bizim bir çok din adamımızın Yahudilerin din adamları gibi kibirli tavırlar içine girmeleri ve kendilerine doğru ulaşsa, yerlerinden kalkıp iman edecek güçte olmamaları ne kadar acı...
  • Kendime sorduğum sorulardan biri "yeryüzünde bir peygamber olsa, ona iman edebilecek durumda mıyım?" oldu. Hz. Peygamberin son nebi olmasına ilişkin bilgiyle alakalı değil bu, daha çok benim gözümün ve kalbimin böyle bir tavra sahip olup olmadığıyla alakalı. Yoksa zaten son nebiyse, artık nebi gelmeyecektir, yine de benim kalbimi ve aklımı böyle bir hassasiyette tutmam, "Hz. Peygamber'in ashabı gibi olmak" gibi bir hedef varken, herhalde gereklidir.
  • Hz. Peygamber'in mesajı içinde burada yapılan tartışma tarzında bir tartışma yok. İslam bir "aksiyon dini" ve Kur'an bir hikmet kitabı olsa da, felsefecilerin yaptıkları şekilde sonuçlara ulaştıran bir kitap değil. Allah'ın ve vahyin mahiyeti hakkında (veya tartışılan diğer konuların mahiyeti hakkında) günlük hayatta ulaştığımız tarzda bir bilgiyi Kur'an'dan elde edemiyoruz. Onun için bir çoklarına anlamsız cümleler bütünü gibi geliyor kitap, kopuk kopuk, nerede ne dediği pek belli olmayan...
  • İşte bu sebeple Kur'an'da bulunan ve Allah'la, meleklerle, cennetle veya diğer konularla ilgili ayetlerin hepsine olduğu gibi iman edip, bunlardan günlük hayata ilişkin sonuçlar çıkarmamaya çalışıyorum. Düşünce ve itikat, benim düşünce ve itikadım ve bunların değerini sadece yaptıklarımda buluyorum. Kişiyi doğru davranışa götürdüğü sürece, tam olarak neye nasıl inandığını değerlendirmek bana düşmez. Müslümanların tarihteki ve şimdiki, itikadı amelin önüne alan tavrına karşılık, kendimden serbest bir düşünce ve bununla beraber ahlaki olarak doğruluk bekliyorum. İtikadı amelin önüne alma, tarihte İslam'ın amele ilişkin kavgalarını teskin etmek için bulunmuş bir çareye benziyor, yine de 1000 seneden sonra bizi getirdiği nokta dünyanın en geri (ve bir çok noktada en ahlaksız, kemiksiz, düşüncesiz, fakir, medeniyetsiz) memleketlerinin müslümanlar arasından çıkmasıdır.
  • Yine de eğer konu, "ben müslümanım" diyeni, namaz kılmadığı veya içki içtiği için tekfir etmekse, amelin itikadın önüne geçmesinden kastım bu değil. Bir çok yönden kötülük içinde olsa ve hatta dünyanın en kötü insanı da olsa, "ben müslümanım" diyen bir insana, "değilsin" diyebilecek herhangi bir makamın veya kişinin olduğuna inammıyorum. Neticede böyle yapanlar için de, itikat amelin önüne geçiyor ve başkalarının kafirlikleriyle ilgili çeşitli hükümler peşinde koşuyorlar.
  • Buraya kadar gayet liberal bir çizgi çizdikten sonra, Kur'an'a aslında en büyük itirazların yapıldığı "had"ler konusunda bir şeyler söylemek lazım. Kur'an'ın, gidilecek yönü işaret eden bir kitap olmakla beraber, içindeki hükümlerin bir çok yönden insanların yaptığı kanunlardan daha iyi olduğunu düşünüyorum. Kısaca, bir kimseye işlediği sabit bir suçtan dolayı hapis veya para cezası verilmesindense, bedeni cezaların uygulanmasını daha adil buluyorum. Çünkü zaman ve para, kişiler için farklı anlamlar ifade ederken ve değerleri ister istemez farklıyken, sırta vurulan değneğin anlamı herkes için aynıdır. Devlet ve kanun yoluyla kısasa kısas bana makul geliyor. Batı hukukunun kültürel mirasından kaynaklanan ve suçu ve suçluyu doğal ve kaçınılmaz görüp, suç gerçekleştikten sonra en az zararı hedefleyen felsefesine karşılık, cezaların da, muhakeme usulünün de hiç suç olmayacakmış (olamazmış) gibi kurulduğu İslam hukukunun felsefesine yatkınlık duyuyorum. İnsanları muhakeme ederken, suç işlemelerinin imkansız olduğunu kabul edip, isbat şartlarını en ağırından koyduktan sonra, cezaları da tutarlı olarak insanlar suç işlemeyeceklermiş gibi koymanın daha sağlam bir hukuka sebep olacağını düşünüyorum. Bahsedilen hükümlerden bir insanın bir davadan beraat etmesinin kolay, ama suçu sabit görülürse alacağı cezanın ağır olacağı bir hukuku anlıyorum.
  • Kur'an'da, hükümlerle ilgili müşkillerin mirasla ilgili ayetlerde toplanmış olmasında, miras hükümlerinin özellikle göz ardı edilebilir yapılmasının payı olduğu kanaatindeyim. Hz. Ömer'in, gayet açık hükümler oldukları halde, çeşitli cezaları ve ganimet paylaşımını uygulamamasından ilhamla, mirasen geçen mülkiyetin, üretim araçlarının ve şirketlerin kontrolü anlamına geldiği zamanımızda, adaletli bir gelir dağılımına ancak mirası lağvederek ulaşılabileceğini düşünüyorum. Mirasın belli kişilere değil, bir toplumun tüm vatandaşlarına kalmasında, bugün içinde bulunduğumuz güvensizliği, fakirlikten kaynaklanan asayiş sorunlarını, yeteneği olanın sermayeyle buluşmasındaki engelleri, hayatın para merkezli olmasını düzeltmek adına faydaya yol açacağını düşünüyorum. Bu konuyla ilgili daha tafsilatlı bir şeyleri inşallah ilerde yazarım.
  • Belki uzun, çelişkili ve faydasız bir yazı oldu ama bu fakirin bu konulardaki fikirlerinin özeti bu meyandadır. Elbette Allah en iyisini bilir. Allah kalbimizi hakikate açık tutsun ve bizleri doğru yola iletsin.
  • Yeniden okuyunca bu yazıyı anlamanın en iyi yolunun onu unutmak olduğunu düşündüm. :)

(2006-11-23 01:06:42)

Son Değişiklikler

Yazıları Eposta İle Al

Türkçe

English

Mercektekiler

edit SideBar

Page last modified on July 19, 2007, at 10:05 PM EST - Powered by PmWiki

^