10635 Salı
İki üç hafta kadar önce Konya'ya gitmem gerekti, annemin uğramadığı evinden eşyaları almak maksadındaydık. Konya'ya beraber gittiysek de, eve tek başıma gittim. Annem, kocasıyla konuşmak, yüzünü görmek, mesajını dahi almaktan imtina ettiği, eve uğradığımızda koşup gelmesini istemediği için beni yalnız gönderdi.
Eve gittim, işte, gerekli eşyalar kısa sürede toplandı. Eve geldiğime dair de çeşitli işaretler bıraktıktan sonra çıktım. Sonra (rapor mu alıyordu, bir şeyler mi imzalıyordu, her neyse) annemin yanına gittim. O sıra telefonuma, haşmetlünün bir mesajı konuverdi.
Duydum ki emre eve gelmis,
Eve hos safalar getir mis,
Keski evde bir gorse idim,
Yanagindan bir sevse idim.
O durumda böyle bir mesaj alan, muhatabının dalga geçtiğini sanır. Daha doğrusu "şair"in son mısradaki "yanağından bir sevse idim" sözünü kinaye olarak algılar. Şimdi, dedim, olmaz, adam benimle dalga geçiyorsa ben de geçmeliyim. Kısa bir cevap:
Gel de sev.
Böyle vaziyetlerde bir taraf haddinden fazla ciddi, diğer taraf gayrıciddiyse, pek sağlıklı bir iletişim olmuyor sanırım. Haşmetlü benim bu mesajı görünce, arada sırada beni rahatsız edip ne kadar tarafsız olduğunu anlatmayı pek seven oğlunu da yanına alarak Ankara'daki eve gelmiş. Neden Konya'da olduğumu bile bile Ankara'daki eve geliyor, anlamadım. Her tarafı tecahül-i arifane büyük şairin, sanat akıyor, sanat.
Her neyse de, Ankara'ya dönüş yoluna koyulduk. Yolun üçte ikisi bitip Kulu'ya geldiğimizde, telefonda yeni mesajlar farkettim.
Konutkente: Emrecan, ölmeye geld im. Emremi görmeye geldim. Emrecani göremedim, ama, Izini bulmaya geldim.
Emrecan da olduk iyi mi? Bundan önceki bütün o "yavrum, cicim, oğlum, Emreciğim, fıstıklı baklavam" muhabbetine bu da eklendi. Bir de şu:
Bir kus olsa idim, Ucup eve kosa idim, Bütün varligim ile, Emrecani sevdim.
Yok devenin hörgücü... Bu adam geçtiğimiz Haziran'dan önceki senelerde, çok nadiren suratını ekşitmeden selam verirdi bana. Bütün varlığıyla sevmiş şimdi...
Sen Emrecan'ı sev, Emrecan da seni sevsin de, Emrecan kim? Vezin uyacak diye adımı çarpıtacak kadar çok seviyor beni (gerçi yine de uymuyor ya, Emrecansal falan deseydin bari), utanmadan "bütün varligim ile" de yazabiliyor.
Her neyse de, şairliğine vurulduğum haşmetlünün Ankara Konutkent'teki evin önünde dikilmesine gönlüm razı olmadı. Aldığım ilhamla bir dörtlük de ben attırayım dedim:
Konut sana dar gelir,
Konya'ya gel Konya'ya,
Şairlik taşar gelir,
Oynaya gel oynaya.
Kendisi bunun Ankara'ya 100 km kala yolda yazıldığını tabii ki bilmiyordu. Ben ciddiye alacağını sanmamıştım aslında... Lakin almış, yola düşmüşler her türlü edebi sanatın doruğunu zevk edinen babası ve oğlu, Konya'ya gitmişler.
Konya'ya vardıklarında kapının üstünde unuttuğum mürekkep şişesi nereye döküldü, emin değilim. Kendisine "mürekkep şişesi kafana düştü mü?" diye sormak ayıp olacağı için sormadım.
Bu olaydan aldığım ilhamla bir hafta sonra kendisini Datça'ya gönderdim. Aslında vergi borcundan yurtdışına çıkış yasağı olmasa, Güney Osetya'ya falan da gidebilirdi arkadaş ama maalesef, ben istesem de, Maliye bırakmıyor.
Haşmetlünün yarı haşmetlü oğlu derseniz, yolda beni arayıp, nerede olduğumu sordu, içi dolmuş taşmış, benimle konuşmak istiyormuş... Bu arada da, "beni bu işlere karıştırma, ben ilgilenmiyorum" falan diyor, hem de diyor ki, "babamın kolu uzundur, sana yazdığı iyi mesajlar başına bir şey gelirse sorumlu olmamak için olabilir." Alttan alta tehdit de var, bu işlere karışmayan arkadaştan. Babası da yanında oturuyor tabi. (Haşmetlüden ölüm tehditleri de almaya alıştığım(ız) için, artık pek farketmiyor, arkadaş birkaç ay önce cesetlerimizi üst üste yığıyordu -beni en üste koy, altta ezilirim-; uzun kol derseniz, bilenler bilir ki uzun kol daha kolay düğüm olur...)
Yarı haşmetlünün evime gelip, mukabilinde "babandır, seversin, sayarsın" dediğim, "babam ölse hiç acımam, ölse kurtulsak, hiç sevmiyorum" diyerek ağzımdan laf almaya çalışması müstakil bir "siyasi deha" örneği. Ne tarafına soktuysa kayıt cihazıyla gelmiş, beni akrabamdan kimilerine fitliyor, bir yandan da babasına etmediği lafı bırakmıyor ki, ben konuşacağım da, hem akrabamla aramı bozacak, hem de mahkemede delil olacak. Başkaları hakkında, "senin hakkında şöyle şöyle söylüyor" dediklerine "bunlar bilmediğim şeyler değil", babası hakkında ettiklerine de, "anlaşarak sakince boşanır, düzenini kurar, kendini daha fazla rezil etmezse kendi faydasına olur" diyerek cevap vermiştim.
"Dürüst insanı aldatamazsınız" diye bir laf vardır, ben herkese ne söylüyorsam onu söylemiştim... (Burada yazdıklarımdan da pek farklı değil hiçbiri.) Bu yarı haşmetlü, babasının yanından arayıp, o gün nerede olduğumu öğrenmeye çalışırken söyledi görüşmeleri kaydettiğini de. Korkmam gerekiyordu sanırım, lakin, hakikat varken neden korkayım?
Hayatları korku... "Eti Cin'in portakallısı güzelmiş" desem, baba-oğul korkudan çarpılırlar, öyle bir hal.
***
O gidişimde haşmetlünün Garip Mehmet mahlasıyla anneme yazdığı ve sağa sola, çoluk çocuğa "şiir" adıyla okutmaktan geri kalmadığı için benim de burada anmaktan çekinmeyeceğim şeyleri de getirdim.
Kendisi, aşağıda andığım türdeki şiirler için antoloji yazdığını falan da ifade etti. (Tek kişilik antoloji nasıl oluyor bilmiyorum ama şiirleri okuyunca bütün Türk Edebiyatı bir yana, bunlar bir yana, siz de kabul edeceksiniz ki bir değil bin antoloji asıl Garip Mehmet'e lazım.)
Garip Mehmet, herhalde buranın okurlarına azıcık torpil geçip, bazı şiirlerini baskıdan önce yayına vermemde -yukarda bahsettiği sevgisi de gözönüne alınınca- pek mahzur görmeyecektir.
Misalen şair şiirlerin birinde demiş ki,
Aldın altıma bir iks beş,
Çıkalım tatile diye ey eş,
Gözümde kalmadı hiç yaş,
Tatil seni bekliyor ey eş.
Hüsn-ü talili görüyor musunuz? Kafiye zenginliğinin farkında mısınız? Şiirdeki akıcılığın ve anlam derinliğinin cazibesine kapılıyor musunuz?
Ey kısa boylu yarim Seher,
Sensizlik oldu bana keder,
Bu hafta sen gelmezsen eğer,
Rabbim etsin seni benden beter.
Annemin adının Seher olduğunu öğrenmişsinizdir, lakin şairin iltifatındaki yüceliği ve "sensizlik oldu bana keder" derken gösterdiği kinaye sanatındaki dehasını görebiliyor musunuz? (Annemin bu şiiri okuduktan sonra ne söylediğini yazarsam, adamla mahkemelik oluruz. İyisi mi aramızda kalsın.)
Annemin ismiyle sanat dehasını gösterdiği şiirlerinden birinde ise, şair: (Bu sefer imlasına hiç dokunmuyorum)
YELLER(seher yeli) SENİNLE GÜZEL,DİLLERDE(ismin) SEN!
İBADAT ANLAM KAZANIR(seherde yapılan ibadetler),İSMİNDEN!
BU GÖNÜL SANA O KADAR BAĞLI Kİ,
BİR KERECİK TEST ET,EĞER İSTERSEN!
Diğer birinde de akrostişi, hani görmezsek diye, ayrı yazıp sanatının berhava olmasının önüne geçmiş.
S enin yokluğunda oldum hasta!
E ğer geri dönmezsen bu hafta!
H er zaman beklerim seni hatta,
E y sevgili yarim beni dinle,
R uhun kalbimin derinliklerinde.
Ayrı yazmak yanında bir de el yazısıyla işaretleyip, "bu harfler beni anlıyor" diye de not düşmüş yanına.
Garip Mehmet'in yol şiirleri antolojisinde özel bir yer tutacaktır, iki örnek vermek gerekirse:
Mola verdik Akpet'de,
Dertler de gelir benimle,
Meğer nasıl da aldanmışım,
Dertlerimi biter sanmışım.
ve
Kilometrelerce yol yapsak,
Yurdumuzu bir baştan geçsek,
Hatta yarım kalan yerleri,
Billah tat yok sensiz gezsek.
Görüldüğü üzere bu vesile ile Türk Edebiyatı yeni bir yıldız daha kazanmış oluyor. Biz de sanıyorduk ki, adamcağız şiirden falan anlamaz.
Şu sonuncusu ise ne kadar derin bir ferasetle kadın ruhunun inceliklerini anlayabildiğini gösteriyor:
Envayi tip bayanlar!
Gözlerime bakarlar.
Kutsal aşk taşımayanlar,
Bu gözlerden ne anlar!
O envayi tip bayanlara tavsiyem, en kısa vakitte iyi bir gelir edinip, kutsal aşk taşımaya başlamaları, yoksa Garip Mehmet gözünü asla o tarafa dönmeyecek...
***
Yukarda andığım gibi yirmi-otuz dörtlük var elimizde ve hepsi birbirinden güzel. Şiir safhasından önce mesaj safhası vardı ve orada da, hazret bana çeşitli rüşvetler teklif etmişti. (Beni ikna ederse annem çantada keklik sanırım, sırf bu düşüncesi bile bu herifi boşamak için yeterli sebep sayılmaz mı?)
Bir defa, beni evlendiriyordu arkadaş, etrafta kız çokmuş, hemen isteyecekmişiz. Sonra bana şirket kuruyor, uzun kollarının yardımıyla çeşitli devlet kurumlarıyla bakım anlaşması yaptırıyor, bana çuvalla para kazandırıyordu. Sonra araba almaya kalktı. (Sanırım bunda, "değil annemin boşanması, istesem anneme araba bile aldıramam" deyişimin etkisi var.) Sonra işte bu çeşit ıvır zıvır...
İşin sakatlığı sadece buradaki ahlaki durum değil, bunları istese de yapabilecek durumda olmayışı. Son üç senedir herhangi bir şey alacak olsa, krediyi annemin adına çekiyorlardı. (Bkz. şairin yukarda "aldın altıma bir iks beş" diye başlayan şiiri.) Vergi borcunu ödememek için kırk takla atıyordu... "Siyaset" deyince, ilik ilik yalan söylemek sanıyor kimisi.
Bundan sonra "Emreciğim, yavrucuğum..." muhabbetine başladık. Adamdan gelen mesajları okumaya utanıyorum, adam onları iki ay önce sövdüğü, ondan on sene öncesinden itibaren eziyet ettiği adama yazmaya utanmıyor. Haziran'dan önce hitabım hep "siz" çerçevesindeydi ve yüzüne karşı bir şey söylemezdim. (Ondan sonra hepsini söyledim, oh, bi rahat oluyor ki!) Adamsa, benim ışıkları açık bırakmamla, tuvaletteki ibriği çıkarken doldurmamamı "Emre'yi eğitmek lazım" şeklinde bir tez haline getirip, annemin başında pişiriyormuş... Adama "senin ödemediğin vergi borcunun faizi o evin ışıklarını yüz yıl yakar" da dedim sonradan ama ibrik konusunda bir cevap veremedim, hala anlayamıyorum çünkü, işerken doldur ibriğini be adam, yapamıyor musun ikisini bir arada?
Ondan sonra bir ara da "mahkeme boşasa da şer'i olarak boşamam" demeye başladı. Annem haşmetlünün ebedi eşiymiş... Bundan da, İslam Hukuku Profesörü olan yeğenine sordurarak kurtulduk. Unutup arada bir ağzına alsa da, herhalde sorup, mahkemelerin verdiği boşama kararlarının İslam hukuku açısından da geçerli olduğunu öğrendi ki, artık pek ağzına almıyor. Aynı İslam Hukuku'nun boynuna muska takmakla ilgili verdiği şirk hükmünün "ebedi" nikahı ne yapacağını ise hiç açmayalım. (Arkadaşın her tarafı İslam Hukuku'dur da, hangi memlekette yaşadığının farkında değil, her konuda çok dikkat eder, burada da öyle...)
Kendisini Datça'ya göndermeden yarım saat önce bana şu mesajı yazmıştı: (Bu yukarda andığım Konya olayından bir hafta sonra oluyor, siniri geçtikten sonra.)
Seni seviyorum Emre can!
Çünkü sev dedi kutlu Rasul,
Cennete girmek bir heyecan!
O cennet için budur usul.
Kul hatasız olmaz!
Hatada ısrar olmaz!
Hatam var ise eğer,
Cennet için affa değer!
Endüljans'ı görmeden, dedim, öyle af maf olmaz. Bana cennetten tasdikli, mühürlü tapusuyla arsa verirsen, belki düşünürüz... Datça dalgasından sonra tekrar mesaj yazmadı, ben de artık, ağız tadıyla dalga geçemediğimi gördükten sonra adamla uğraşmamaya karar verdim. Aslında arkadaşlarla sözleşmiştik, bir de Kars'a gönderecektim ama büyücüye gidip, benim cinlerim olduğunu söylemeye başlamasından sonra, ilişmemenin daha iyi olacağına ikna oldum.
Kendisi bildiğim kadarıyla hala on gün önce eşyaları almaya gidip, silah milah çıktığı için polisin karıştığı ve eşyaları tekrar yerine bıraktığımız evde, "gelirler de eşyaları alırlar" diye bekliyormuş.
Tehditlerine mukabil ve bu derece saçmalamaya başlamadan önce yazdığım mektuptaki cümle yeterli aslında: "Allah seni rezil edecek ve zaten etti ya!"
Murakabe
İnsan neden şımarır?
Tefeül
Küçükken derdi ki dadım:
Çoğu gitti, azı kaldı.
Büyüdüm, ihtiyarladım.
Vur kazmayı dağa Ferhat!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at!
Doğar bir gün benim günüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kırk gün, kırk gece düğünüm,
Ektik, ektik yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı.
(1940)
Necip Fazıl, Çile
Lügatten
- harın
- (ağız) 1. (Hayvan için) bir şeyden huylanıp, yürümeyen, geri geri giden. 2. mecaz Huysuz, hain 3. mecaz Obur 4. (Hayvan ve insan için) büyük karınlı 5. (Hayvan için) çalışmamak yüzünden hamlaşmış, güçsüzleşmiş 6. (İnsan için) dayanıklılığını, çevikliğini yitirmiş. 7. Tembel 8. (Hayvan için) erkekliği tam olarak giderilememiş.