10637 Perşembe

http://emresahin.net/blog/ adresinde buradaki Jurnal ve adreslerimi RSS yoluyla yayınlayacağım bir blog düşünüyorum. Wordpress'le yeniden. Jurnal'e yorum koymaya çalışmaktan daha kolay.

Wordpress'i beni bazen uyuz ettiği için sevmiyordum, hem yavaş, hem yeterince esnek değil. (Halen de mevcut o uyuzluklar, link kategorilerini değiştiremiyorum mesela şimdi, ne olduysa...) Yine de ben kendisiyle muhatap olmadığım sürece, okurun karşısına onun çıkmasında zarar yok. Bir kere kurup, ilgilenmeyeceğim bir sistem...

Asıl içerik wiki'de kalmaya devam edecek. Orası Facebook'ta yayınlanan Jurnal gibi içeriğin gösterileceği bir yer. Yine de açılış sayfasını blog yapmayı düşünüyorum, Wordpress'i görsel olarak düzenlemek daha kolay ve muhtemelen okurlara daha çekici gelecektir. Burası ise http://emresahin.net/wiki/ olarak kalmaya devam edecek.

Blog'un düzene girmesi birkaç gün alabilir.

10628 Salı

A model of unlimited depth in context

Any symbol which is interpreted with respect to its context defines a new context for the surrounding symbols. There is not a permanent division of interpretant into context and symbol, but context becomes deeper and deeper as the new ideas regarding a symbol are found.

Such a model, when fed with "cost of interpretation" idea may result in solution of some paradoxes. Thinking shapes interpretation, and thinking costs something.

10620 Pazartesi

Düşünce denen şeye kimilerinin bu kadar önem vermesine şaşıyorum. Hani, "geyik" yapmayıp da, "seviyeli" tartışmalarla meşgul olan insanlar vardır, fikir teatisinde bulunurlar. Bu tiplerin dönüp birbirlerine "sen ne düşünüyorsun?" demesi, ki başıma birkaç defa geldi, bana hayli itici gelir. İlla düşünmek zorundaymışım gibi...

Bir şey düşünmüyorum, ilgilenmiyorum, umurumda da değil... Aklıma, dönüp beni süzerek, mesela şizofrenler hakkında ne düşündüğümü soran bir kız geliyor veya evlilik hakkında veya o sıra hayli anlamsız görünen bir konu hakkında...

"Seninle aynı şeyi düşünürsem bana verecek misin?" gibi bir sorunun bir an parladığını itiraf etmem gerek.

***

Anladığım kadarıyla, Dawkins'in temel tezi kompleks bir kainatın ancak daha kompleks bir varlık tarafından yaratılabileceği. Kainat ne kadar karmaşıksa, Tanrı ondan daha karmaşık olmak durumunda?

Dawkins "kişi Tanrı"ya saldırıyor, eğer kainatı yapan biri varsa, kainattan daha karmaşık olmak durumunda. Bu şuna benziyor: Bir marangoz, yaptığı sandalyeden daha karmaşık bir varlıktır, o sebeple varlığı bir sandalyeden daha az muhtemeldir.

O halde, diyor ki bu adam, kainat ne kadar karmaşık ve namuhtemel olursa olsun, Tanrı ondan daha karmaşık ve daha namuhtemel olacaktır.

Buradaki anlamsızlık şu: Neticede Dawkins, kitabın başka yerlerinde basit tabii seleksiyon kanununun canlılıktan sorumlu olduğunu söylüyor. Meydana getirdiği canlılara nisbetle, buradaki ilke gerçekten basit bir kanun. Buna rağmen bu basit kanun karmaşık canlılığı meydana getiriyor. Böyle bir genellemeyi, karmaşıklığın her zaman daha azalması gibi bir genellemeyi yapmak mümkün değil. Aslında bu anlattığı şey; yani eser ve müessirin arasında karmaşıklık bakımından her zaman bir azalma olacağı şeklinde bir ilkeden bahsetmek gerekirse, müessir ne olursa olsun, kainattaki karmaşıklığın azalması gerekir. Eğer herhangi bir varlık, kendisinden daha kompleks başka bir varlığı üretemiyorsa, en basitinden evrim teorisinin de çalışmaması gerekir...

Ne demiştik? Tanrı'nın varlığına dair öne sürülen itirazlar, aslında kainatı da yok edecek cinsten.

***

Dawkins ve ateistlerin imanı, bir bakıma, çoğu müslümanın imanından daha kuvvetli, yalnız tersinden iman ediyorlar. Bir insanın "Tanrı yoktur" demesiyle, "Tanrı vardır" demesi arasında, "iman" ölçüsünde büyük bir fark göremiyorum, bir insanın yokluğuna iman ettiği Tanrı'ya imanıyla, varlığına iman ettiği Tanrı'ya imanı arasında bir benzerlik mevcut, anlayana...

Yine de asıl mesele, "ateist" vasfıyla vasıflananların söylediklerindeki kibir. Benim açımdan asıl konu bu. Yoksa, "her ne ki Allah sanırsın, o Allah'a perdedir" hikmetindeki perdeleri kaldırmak için didinen insanlar, neticede imanı damıtmaya yarıyor. Neticede insanoğlu bir şeyleri Tanrı yapmak zorunda; bunun "göklerde oturan sakallı adam" olmadığını bu kadar ısrarla takip edenler de, faydaya sebep oluyor.

10627 Pazartesi

Yeni bir şiir var.

***

Cumartesi TOEFL sınavına girdim. 6 sene önce de girmiştim. O zamanlarki dinleme soruları daha kısa diyaloglardan soruluyordu, şimdilerde uzun uzun ders anlatılıyor ve not almanız bekleniyor. Pek hoşuma gitmedi. Bilhassa bir şeyler anlatılırken dikkat toplama sorunum var.

***

Etrafımda, kendilerine en ufak bir iyilik yaptığımda altta kalmamak için çırpınan insanlar var. En ufak bir yardım için tonlarca teklif ve ısrarda bulunmak gerekiyor. Dahası, becerip de kabul ettirebilirseniz, mukabili bir şeyler yapmak istiyorlar. Anlıyorum, çünkü bir noktada ben de öyleyim.

Yine de, son zamanlarda insanlar bir şey teklif etmiş ve işime geliyorsa, fazla itiraz etmeden kabul ediyorum. Birincisi, aslında üzerinize vazife olmadığı halde birine iyilik yapmak aslında iyilik yapan için de hayli zevkli. Dahası benim de "iyilik yapılamaz" durumda olmadığımı kabul etmem gerekiyor. Artık yapılan iyiliğe bir karşılık da düşünmüyorum. Mesela biri hediye verirse, karşılığında bir şey vermek zorunda hissetmiyorum. Biri bir şey yaparsa, karşılığında bir şey yapmak zorunda hissetmiyorum. Kimseye minnet falan kalmadı.

Bu ihtiyaçları olduğunda yardım etmeyeceğim anlamına gelmez, insanları sömürmek niyetinde olduğum anlamına da... Sadece bir hürriyet hali. Karşılık hesapları bana fazlasıyla ince, kafamın ermeyeceği kadar ufak gelmeye başladı. Fazla dert etmiyorum o sebeple.

***

Geçen hafta içinde, annemin boşanıyor olduğu eşiyle (ki babam değildir kendileri) aslında benimle bir daha görüşmemesini umduğum bir tecrübe yaşadık. Adamcağızı, iki aydır mesaj almadığı annemin telefonundan bir mesaj yazarak Ankara'dan Datça'ya gönderdim. (Daha doğrusu kendisi gitti, bir SMS'le, hiç kimseye sormadan-etmeden o kadar yolu gitmek bana her nedense hala ilginç geliyor.) Giderken, orada annemle buluşacağını sanıyordu. (Daha önceden bana "Türkiye'nin neresinde olursanız olun sizi bulurum" diyen adamın, aslında buna pek de muktedir olmadığına dair bir emare...)

Ankara'dan uzaklaştırmaktaki sebep, eşyasını taşımak niyetinde olduğumuz Konya'daki eve, haber alır almaz gelmesine engel olmaktı. Etraftaki gammazcı komşuların sayesinde, annem veya ben ne zaman eve adım atsak, adam koşa koşa geliyordu ve bu da bizi gıcık etti. Datça planı da ondan kaynaklandı. Neticede kötülük... Benim kendime göre sebeplerim varsa da, kötülük. Evet, ben kötü bir insan olabiliyorum.

Lakin, bu vatandaş, her ne hikmetse, evin dağılmasının, zarar görmesinin, kendisinin o kadar araba kullanmasının ve sair şeylerin plancısı ben olduğum halde, iki gün annemi "bu zulümdür" vs. tarzında mesajlara boğduktan sonra dün tebrik eden bir kandil mesajı gönderdi.

Desem ki, "beni gıcık etmek için gönderiyor", o kadar sofistike bir adam gibi durmuyor yazdıklarından, öyle düşünen birinin en azından durduk yerde aldığı "Datça'ya gel" mesajını teyit etmesini beklerdim. Sorup duruyorum kendime, "şimdi ben bu adama bu kadar şey yaptım, şimdi Hz. İsa'nın dediği gibi diğer yanağını mı çeviriyor?" Oradaki hikmete erişmiş gibi duran biri de değil... Omurga probleminden desem, nasıl bir şey ki bir kaşık suda boğacağı insana iki gün sonra can-ciğer bir kandil mesajı.

Hasılı anlamadım. İnsan, düşman bile olsa, muhatabından biraz ciddiyet bekliyor. Eğer şikayetinde gerçekten samimiyse, o mesajı yazması anlamsız, yok eğer samimi değilse, yine de insan susmayı bilmeli.

Neyse de, bir devir kapanıyor hayatımda, Allah'ın izniyle. Neler öğrendik neler, insan nasıl kalıptan kalıba girebiliyormuş, onu öğrendik asıl. Bir de, ta'zirinden (azarlamasından) korkmadığınız bir insanın ta'zirinden (yapmacıktan özür dilemesinden) de pek etkilenmiyormuşsunuz.

Acımıyorum, sadece tiksiniyorum.

10631 Cuma

Yeni bir hikaye mevcut.

***

A poem in English.

***

Bugün arkadaşla Ankara Siteler'de kapı yapan bir yer arıyorduk. Öğleden sonra 3-4 gibiydi ve insan sıcaktan sarhoş oluyor, öyle bir bela...

Bir marketten ayran almaya gitti, bir caminin bahçesindeki bankta oturup içeceğiz. Geldiğinde merakla torbanın içinden ne çıkacağını bekliyorum, daha doğrusu çıkacak ayranı kaç saniyede yutacağımı... Çıka çıka süt çıktı velakin. Ayran sırasının arkasına saklanmış sütleri bakmadan almış. Ben de ona kıyamadım, sıcakta taa nerelere gidip ayran alacak... Bir de iki süte tam 3 lira 80 kuruş para vermiş (üzerinde yazıyordu), heba mı olsun?

Neyse, diktim kafaya bir litre sütü, ilk yudum iyi, lakin öğle sıcağında süt içmemek lazımmış. Arkadaş kendininkini bitiremedi, ben kalan sütün kuruş hesabını yaptığımdan bitirdim.

Bir litre süt sanırım midemde mayalanmaya başladığı için acayip bir his oldu. Zaten pek sevmem, bir de hazım problemi var, laktaz bilmemnesi, yazın sıcağında...

Ama boşa gitmedi 3 lira 80 kuruş.

***

Bugün düşündüm de, insan kavga ettiği kişiden bile bir ciddiyet bekliyor. Çocuk gibi insanlarla kavga etmek bile ayrı bir gıcık.

Murakabe

Yanlış olmak yalnız insanlara daha zor geldiği için mi doğru olmaya çalışırlar? Topluluk insanı yalnızlık tehdidiyle mi doğrudan saptırır?

Tefeül

O halde arif, zararın kaldırılması için Hakkın hüviyetinden dilekte bulunmasının bütün sebeplerin özel bir yönden 'Hakkın aynı' olmasından perdelemediği kimsedir. Bu yolu takip etmek, Allah'ın kulu ediplerden başkası için zorunlu değildir. Onlar, Allah'ın sırları üzerindeki emanetçilerdir; çünkü Allah'ın bir takım emanetçileri vardır ki, onları Allah'tan başkası bilmez. Onlar ise birbirlerini tanır.

İbn'ül-Arabi, Füsûsu'l-Hikem (çev. Ekrem Demirli)

Lügatten

ketüt
ekşi suratlı, buruşuk yüzlü

Ketüt notere kaderin ilmeği dokununca
Bakmadığı yüzlere secdede ağaç kesildi.

10633 Pazar

Dün öğrendiğime göre benim cinlerim varmış. Ben bunlarla insanları (ve bilhassa annemi) etkim altına alıp istediğimi yaptırıyormuşum. Anneme "boşan" diyormuşum, boşanıyormuş, "boşanma" dersem boşanmayacakmış sanırım.

Tam olarak böyle midir bilmiyorum, bana kulaktan kulağa gelen bir laf bu, belki cinim yoktur da, cinler bana musallat olmuştur, cinlerim tepeme çıkmıştır, in-cin top oynuruzdur veya saklı saklı Eti Cin tıkınıyorumdur falan ama bir cin mevzuu var. Aradakiler o kadarını uydurmamışlardır.

Annemin haşmetlü kocası, değerli şair, araştırmacı, hukukçu zat-ı muhterem bir büyücüye gitmiş, büyücü de ne üfürecek, benim cinlerim olduğunu üfürmüş... Şimdi bu aslında komik, ben de gülüyorum zaten, yine de işin bu kadar ucuz bir komediye döneceğini, Allah şahit, hiç düşünmemiştim. Boynuna muska takıp geziyor, koruyacakmış onu, herhalde benden.

Asıl durumsa şöyle bir şey: Annemin bana cinlerimi anlattığı telefon konuşmasında, yaptırdığımız evin olukçusuna verilecek para için biraz dil dökmem gerekti kendisine. Şu cin neredeyse çıkıp ikna etse iyi olacak, yoksa olukçuya para veremeyeceğim, olukçu da bana oluk takacak.

Acaba olukçuyu da mı büyücüye göndersem?

***

İçinde Kur'an da yazılı olsa, Allah da, nazar boncuğu da olsa, Ayet-el Kürsi de, Cevşen de denilse, muska da; herhangi bir şeyi takıp, onun "ekstra" koruma sağlayacağına inanmak cumhura göre (Cumhur kim?) şirktir.

İstisnalar olmakla beraber, kaideyi bozmazlar.

***

Geçenlerde burada yazdığım (bir kıza söyleneceği varsayılan) "seninle aynı şeyi düşünürsem bana verecek misin?" veciz sözümü bir arkadaşım kınadı ve bunun çok kaba olduğunu, hiçbir kıza söylenmemesi gerektiğini belirtti. (Erkekler de bu sözdeki derin anlamın dışında kalıyorlar, bir erkekle aynı fikirde olmaya o kadar değer vermiyor olmamın hetero bir sebebi var demek ki.)

Civarda olsa ağzıma (veya elime) kırmızı biber de sürecekti herhalde...

Bir açıklama yapmalı mıyım bilmiyorum. Konu aslında "fikir" denen şeyi, hemen hiç kimsenin o derece dikkate almadığı, yoksa benim etrafımdaki kimseye öyle sözler söylemem. (Hakedenleri başka şekillerde sepetliyoruz.) Lakin onlar da, erkekleri dinlerken, hemen hiçbir düşünce ve entel/dantel mevzunun o konudan daha önemli olmadığını unutmazlarsa, kendi ruh sağlıkları açısından daha iyi olur.

Bir erkek, karşısında güzel bir kız varsa ve o kız hasbelkader Marksistse sola doğru, Liberalse sağa doğru kaykılır. Ulaşılacak hedef her tür fikriyatı benimsemeyi kolaylaştırır. Neticede hepsi laftır ve laf bedavadır.

Bu mekanizma ben de dahil bazısında tersine de çalışır. Kaçmak ihtiyacı duyduğum kız çağdaş, laik ve gevezeyse, namaz kılmaya, kapalı, dindar ve gevezeyse dinin ne kadar zayıf temeller üzerine oturduğunu anlatmaya koyulurum. Eğer bir başörtülü kız daha aşık olmaya kalkarsa, boynuma haç takıp gezmeye başlayacağım, bu da ayrı bir fasıl.

Murakabe

Okumak ne zaman cehalete sebep olur?

Tefeül

Hiçbir muhakeme yoktur ki hayvanî varoluşun adım adım yokluğa ilerlediğini ve dolayısıyla bu varoluş biçiminin gerçek hayat olamayacağını insanlardan gizleyebilsin.

Tolstoy, Hayat Üzerine Düşünceler (çev. Ahmet Midhat Rıfatof)

Lügatten

tünd
1. Katı, sert 2. Şiddetli, haşin

Baharlar yağmursuz ormanda tünd mizaçla
Taş döker ağaçlar heykeltraş rüzgarda.

10635 Salı

İki üç hafta kadar önce Konya'ya gitmem gerekti, annemin uğramadığı evinden eşyaları almak maksadındaydık. Konya'ya beraber gittiysek de, eve tek başıma gittim. Annem, kocasıyla konuşmak, yüzünü görmek, mesajını dahi almaktan imtina ettiği, eve uğradığımızda koşup gelmesini istemediği için beni yalnız gönderdi.

Eve gittim, işte, gerekli eşyalar kısa sürede toplandı. Eve geldiğime dair de çeşitli işaretler bıraktıktan sonra çıktım. Sonra (rapor mu alıyordu, bir şeyler mi imzalıyordu, her neyse) annemin yanına gittim. O sıra telefonuma, haşmetlünün bir mesajı konuverdi.

Duydum ki emre eve gelmis,
Eve hos safalar getir mis,
Keski evde bir gorse idim,
Yanagindan bir sevse idim.

O durumda böyle bir mesaj alan, muhatabının dalga geçtiğini sanır. Daha doğrusu "şair"in son mısradaki "yanağından bir sevse idim" sözünü kinaye olarak algılar. Şimdi, dedim, olmaz, adam benimle dalga geçiyorsa ben de geçmeliyim. Kısa bir cevap:

Gel de sev.

Böyle vaziyetlerde bir taraf haddinden fazla ciddi, diğer taraf gayrıciddiyse, pek sağlıklı bir iletişim olmuyor sanırım. Haşmetlü benim bu mesajı görünce, arada sırada beni rahatsız edip ne kadar tarafsız olduğunu anlatmayı pek seven oğlunu da yanına alarak Ankara'daki eve gelmiş. Neden Konya'da olduğumu bile bile Ankara'daki eve geliyor, anlamadım. Her tarafı tecahül-i arifane büyük şairin, sanat akıyor, sanat.

Her neyse de, Ankara'ya dönüş yoluna koyulduk. Yolun üçte ikisi bitip Kulu'ya geldiğimizde, telefonda yeni mesajlar farkettim.

Konutkente: Emrecan, ölmeye geld im. Emremi görmeye geldim. Emrecani göremedim, ama, Izini bulmaya geldim.

Emrecan da olduk iyi mi? Bundan önceki bütün o "yavrum, cicim, oğlum, Emreciğim, fıstıklı baklavam" muhabbetine bu da eklendi. Bir de şu:

Bir kus olsa idim, Ucup eve kosa idim, Bütün varligim ile, Emrecani sevdim.

Yok devenin hörgücü... Bu adam geçtiğimiz Haziran'dan önceki senelerde, çok nadiren suratını ekşitmeden selam verirdi bana. Bütün varlığıyla sevmiş şimdi...

Sen Emrecan'ı sev, Emrecan da seni sevsin de, Emrecan kim? Vezin uyacak diye adımı çarpıtacak kadar çok seviyor beni (gerçi yine de uymuyor ya, Emrecansal falan deseydin bari), utanmadan "bütün varligim ile" de yazabiliyor.

Her neyse de, şairliğine vurulduğum haşmetlünün Ankara Konutkent'teki evin önünde dikilmesine gönlüm razı olmadı. Aldığım ilhamla bir dörtlük de ben attırayım dedim:

Konut sana dar gelir,
Konya'ya gel Konya'ya,
Şairlik taşar gelir,
Oynaya gel oynaya.

Kendisi bunun Ankara'ya 100 km kala yolda yazıldığını tabii ki bilmiyordu. Ben ciddiye alacağını sanmamıştım aslında... Lakin almış, yola düşmüşler her türlü edebi sanatın doruğunu zevk edinen babası ve oğlu, Konya'ya gitmişler.

Konya'ya vardıklarında kapının üstünde unuttuğum mürekkep şişesi nereye döküldü, emin değilim. Kendisine "mürekkep şişesi kafana düştü mü?" diye sormak ayıp olacağı için sormadım.

Bu olaydan aldığım ilhamla bir hafta sonra kendisini Datça'ya gönderdim. Aslında vergi borcundan yurtdışına çıkış yasağı olmasa, Güney Osetya'ya falan da gidebilirdi arkadaş ama maalesef, ben istesem de, Maliye bırakmıyor.

Haşmetlünün yarı haşmetlü oğlu derseniz, yolda beni arayıp, nerede olduğumu sordu, içi dolmuş taşmış, benimle konuşmak istiyormuş... Bu arada da, "beni bu işlere karıştırma, ben ilgilenmiyorum" falan diyor, hem de diyor ki, "babamın kolu uzundur, sana yazdığı iyi mesajlar başına bir şey gelirse sorumlu olmamak için olabilir." Alttan alta tehdit de var, bu işlere karışmayan arkadaştan. Babası da yanında oturuyor tabi. (Haşmetlüden ölüm tehditleri de almaya alıştığım(ız) için, artık pek farketmiyor, arkadaş birkaç ay önce cesetlerimizi üst üste yığıyordu -beni en üste koy, altta ezilirim-; uzun kol derseniz, bilenler bilir ki uzun kol daha kolay düğüm olur...)

Yarı haşmetlünün evime gelip, mukabilinde "babandır, seversin, sayarsın" dediğim, "babam ölse hiç acımam, ölse kurtulsak, hiç sevmiyorum" diyerek ağzımdan laf almaya çalışması müstakil bir "siyasi deha" örneği. Ne tarafına soktuysa kayıt cihazıyla gelmiş, beni akrabamdan kimilerine fitliyor, bir yandan da babasına etmediği lafı bırakmıyor ki, ben konuşacağım da, hem akrabamla aramı bozacak, hem de mahkemede delil olacak. Başkaları hakkında, "senin hakkında şöyle şöyle söylüyor" dediklerine "bunlar bilmediğim şeyler değil", babası hakkında ettiklerine de, "anlaşarak sakince boşanır, düzenini kurar, kendini daha fazla rezil etmezse kendi faydasına olur" diyerek cevap vermiştim.

"Dürüst insanı aldatamazsınız" diye bir laf vardır, ben herkese ne söylüyorsam onu söylemiştim... (Burada yazdıklarımdan da pek farklı değil hiçbiri.) Bu yarı haşmetlü, babasının yanından arayıp, o gün nerede olduğumu öğrenmeye çalışırken söyledi görüşmeleri kaydettiğini de. Korkmam gerekiyordu sanırım, lakin, hakikat varken neden korkayım?

Hayatları korku... "Eti Cin'in portakallısı güzelmiş" desem, baba-oğul korkudan çarpılırlar, öyle bir hal.

***

O gidişimde haşmetlünün Garip Mehmet mahlasıyla anneme yazdığı ve sağa sola, çoluk çocuğa "şiir" adıyla okutmaktan geri kalmadığı için benim de burada anmaktan çekinmeyeceğim şeyleri de getirdim.

Kendisi, aşağıda andığım türdeki şiirler için antoloji yazdığını falan da ifade etti. (Tek kişilik antoloji nasıl oluyor bilmiyorum ama şiirleri okuyunca bütün Türk Edebiyatı bir yana, bunlar bir yana, siz de kabul edeceksiniz ki bir değil bin antoloji asıl Garip Mehmet'e lazım.)

Garip Mehmet, herhalde buranın okurlarına azıcık torpil geçip, bazı şiirlerini baskıdan önce yayına vermemde -yukarda bahsettiği sevgisi de gözönüne alınınca- pek mahzur görmeyecektir.

Misalen şair şiirlerin birinde demiş ki,

Aldın altıma bir iks beş,
Çıkalım tatile diye ey eş,
Gözümde kalmadı hiç yaş,
Tatil seni bekliyor ey eş.

Hüsn-ü talili görüyor musunuz? Kafiye zenginliğinin farkında mısınız? Şiirdeki akıcılığın ve anlam derinliğinin cazibesine kapılıyor musunuz?

Ey kısa boylu yarim Seher,
Sensizlik oldu bana keder,
Bu hafta sen gelmezsen eğer,
Rabbim etsin seni benden beter.

Annemin adının Seher olduğunu öğrenmişsinizdir, lakin şairin iltifatındaki yüceliği ve "sensizlik oldu bana keder" derken gösterdiği kinaye sanatındaki dehasını görebiliyor musunuz? (Annemin bu şiiri okuduktan sonra ne söylediğini yazarsam, adamla mahkemelik oluruz. İyisi mi aramızda kalsın.)

Annemin ismiyle sanat dehasını gösterdiği şiirlerinden birinde ise, şair: (Bu sefer imlasına hiç dokunmuyorum)

YELLER(seher yeli) SENİNLE GÜZEL,DİLLERDE(ismin) SEN!
İBADAT ANLAM KAZANIR(seherde yapılan ibadetler),İSMİNDEN!
BU GÖNÜL SANA O KADAR BAĞLI Kİ,
BİR KERECİK TEST ET,EĞER İSTERSEN!

Diğer birinde de akrostişi, hani görmezsek diye, ayrı yazıp sanatının berhava olmasının önüne geçmiş.

S enin yokluğunda oldum hasta!
E ğer geri dönmezsen bu hafta!
H er zaman beklerim seni hatta,
E y sevgili yarim beni dinle,
R uhun kalbimin derinliklerinde.

Ayrı yazmak yanında bir de el yazısıyla işaretleyip, "bu harfler beni anlıyor" diye de not düşmüş yanına.

Garip Mehmet'in yol şiirleri antolojisinde özel bir yer tutacaktır, iki örnek vermek gerekirse:

Mola verdik Akpet'de,
Dertler de gelir benimle,
Meğer nasıl da aldanmışım,
Dertlerimi biter sanmışım.

ve

Kilometrelerce yol yapsak,
Yurdumuzu bir baştan geçsek,
Hatta yarım kalan yerleri,
Billah tat yok sensiz gezsek.

Görüldüğü üzere bu vesile ile Türk Edebiyatı yeni bir yıldız daha kazanmış oluyor. Biz de sanıyorduk ki, adamcağız şiirden falan anlamaz.

Şu sonuncusu ise ne kadar derin bir ferasetle kadın ruhunun inceliklerini anlayabildiğini gösteriyor:

Envayi tip bayanlar!
Gözlerime bakarlar.
Kutsal aşk taşımayanlar,
Bu gözlerden ne anlar!

O envayi tip bayanlara tavsiyem, en kısa vakitte iyi bir gelir edinip, kutsal aşk taşımaya başlamaları, yoksa Garip Mehmet gözünü asla o tarafa dönmeyecek...

***

Yukarda andığım gibi yirmi-otuz dörtlük var elimizde ve hepsi birbirinden güzel. Şiir safhasından önce mesaj safhası vardı ve orada da, hazret bana çeşitli rüşvetler teklif etmişti. (Beni ikna ederse annem çantada keklik sanırım, sırf bu düşüncesi bile bu herifi boşamak için yeterli sebep sayılmaz mı?)

Bir defa, beni evlendiriyordu arkadaş, etrafta kız çokmuş, hemen isteyecekmişiz. Sonra bana şirket kuruyor, uzun kollarının yardımıyla çeşitli devlet kurumlarıyla bakım anlaşması yaptırıyor, bana çuvalla para kazandırıyordu. Sonra araba almaya kalktı. (Sanırım bunda, "değil annemin boşanması, istesem anneme araba bile aldıramam" deyişimin etkisi var.) Sonra işte bu çeşit ıvır zıvır...

İşin sakatlığı sadece buradaki ahlaki durum değil, bunları istese de yapabilecek durumda olmayışı. Son üç senedir herhangi bir şey alacak olsa, krediyi annemin adına çekiyorlardı. (Bkz. şairin yukarda "aldın altıma bir iks beş" diye başlayan şiiri.) Vergi borcunu ödememek için kırk takla atıyordu... "Siyaset" deyince, ilik ilik yalan söylemek sanıyor kimisi.

Bundan sonra "Emreciğim, yavrucuğum..." muhabbetine başladık. Adamdan gelen mesajları okumaya utanıyorum, adam onları iki ay önce sövdüğü, ondan on sene öncesinden itibaren eziyet ettiği adama yazmaya utanmıyor. Haziran'dan önce hitabım hep "siz" çerçevesindeydi ve yüzüne karşı bir şey söylemezdim. (Ondan sonra hepsini söyledim, oh, bi rahat oluyor ki!) Adamsa, benim ışıkları açık bırakmamla, tuvaletteki ibriği çıkarken doldurmamamı "Emre'yi eğitmek lazım" şeklinde bir tez haline getirip, annemin başında pişiriyormuş... Adama "senin ödemediğin vergi borcunun faizi o evin ışıklarını yüz yıl yakar" da dedim sonradan ama ibrik konusunda bir cevap veremedim, hala anlayamıyorum çünkü, işerken doldur ibriğini be adam, yapamıyor musun ikisini bir arada?

Ondan sonra bir ara da "mahkeme boşasa da şer'i olarak boşamam" demeye başladı. Annem haşmetlünün ebedi eşiymiş... Bundan da, İslam Hukuku Profesörü olan yeğenine sordurarak kurtulduk. Unutup arada bir ağzına alsa da, herhalde sorup, mahkemelerin verdiği boşama kararlarının İslam hukuku açısından da geçerli olduğunu öğrendi ki, artık pek ağzına almıyor. Aynı İslam Hukuku'nun boynuna muska takmakla ilgili verdiği şirk hükmünün "ebedi" nikahı ne yapacağını ise hiç açmayalım. (Arkadaşın her tarafı İslam Hukuku'dur da, hangi memlekette yaşadığının farkında değil, her konuda çok dikkat eder, burada da öyle...)

Kendisini Datça'ya göndermeden yarım saat önce bana şu mesajı yazmıştı: (Bu yukarda andığım Konya olayından bir hafta sonra oluyor, siniri geçtikten sonra.)

Seni seviyorum Emre can!
Çünkü sev dedi kutlu Rasul,
Cennete girmek bir heyecan!
O cennet için budur usul.
Kul hatasız olmaz!
Hatada ısrar olmaz!
Hatam var ise eğer,
Cennet için affa değer!

Endüljans'ı görmeden, dedim, öyle af maf olmaz. Bana cennetten tasdikli, mühürlü tapusuyla arsa verirsen, belki düşünürüz... Datça dalgasından sonra tekrar mesaj yazmadı, ben de artık, ağız tadıyla dalga geçemediğimi gördükten sonra adamla uğraşmamaya karar verdim. Aslında arkadaşlarla sözleşmiştik, bir de Kars'a gönderecektim ama büyücüye gidip, benim cinlerim olduğunu söylemeye başlamasından sonra, ilişmemenin daha iyi olacağına ikna oldum.

Kendisi bildiğim kadarıyla hala on gün önce eşyaları almaya gidip, silah milah çıktığı için polisin karıştığı ve eşyaları tekrar yerine bıraktığımız evde, "gelirler de eşyaları alırlar" diye bekliyormuş.

Tehditlerine mukabil ve bu derece saçmalamaya başlamadan önce yazdığım mektuptaki cümle yeterli aslında: "Allah seni rezil edecek ve zaten etti ya!"

Murakabe

İnsan neden şımarır?

Tefeül

Küçükken derdi ki dadım:
Çoğu gitti, azı kaldı.
Büyüdüm, ihtiyarladım.
Çoğu gitti, azı kaldı.
Vur kazmayı dağa Ferhat!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kişne kır at, kişne kır at!
Çoğu gitti, azı kaldı.
Doğar bir gün benim günüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Kırk gün, kırk gece düğünüm,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ektik, ektik yetişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bütün yollar bitişecek,
Çoğu gitti, azı kaldı.
Bir gün anlaşılır şiir;
Çoğu gitti, azı kaldı.
Ekmek gibi azizleşir,
Çoğu gitti, azı kaldı.
(1940)

Necip Fazıl, Çile

Lügatten

harın
(ağız) 1. (Hayvan için) bir şeyden huylanıp, yürümeyen, geri geri giden. 2. mecaz Huysuz, hain 3. mecaz Obur 4. (Hayvan ve insan için) büyük karınlı 5. (Hayvan için) çalışmamak yüzünden hamlaşmış, güçsüzleşmiş 6. (İnsan için) dayanıklılığını, çevikliğini yitirmiş. 7. Tembel 8. (Hayvan için) erkekliği tam olarak giderilememiş.

10615 Çarşamba

The God Delusion

  • [A]gnosticism about the existence of God belongs firmly in the temporary or TAP [Temporary Agnosticism in Practice] category. Either he exists or he doesn't. It is a scientific question; one day we may know the answer, and meanwhile we can say something pretty strong about the probability. (p. 70)
  • Some undisprovable things are sensibly judged far less probable than other undisprovable things. There is no reason to regard God as immune from consideration along the spectrum of probabilities. And there is certainly no reason to suppose that, just because God can be neither proved nor disproved, his probability of existence is 50 per cent. (p. 77)
  • [Reflection] Any God idea is shaped by the universe, so it must somehow be linked with it.
  • And why isn't Russell's teapot, or the Flying Spaghetti Monster, equally immune from scientific scepticism? (p. 78) [Reflection] Because their goal is not so obvious. God has (either good or bad) extensions in our life, unlike teapot or FSM.
  • [Reflection] If there is no God, why should I purchase this book and not steal it? For the sake of being a good person?
  • [Reflection] If there is no God, why this guy is trying so hard to disprove it?
  • NOMA: Non Overlapping Magistratum; considering religion and science as non overlapping sets of belief etc. systems.
  • The Great Prayer Experiment: A controlled experiment of effectiveness of prayers. They didn't find any correlation between patient recovery time and prayer.

Fusûsu'l-Hikem

  • Hakkı kendimi vasıtasıyla ve kendimizden bildiğimize göre, kendimizle ilişkilendirdiğimiz her şeyi O'nunla ilişkilendirdik. Tercümanların diliyle ilahi haberler bunu bize bildirmiştir. Böyle olunca Hak kendisini bize göre nitelemiştir. Bu nedenle biz O'nu görürken kendimizi görürüz. Hak da bizi görürken, kendini görür. (Adem Fassı, s. 29)
  • Alem bizzat kendisine perdedir. Dolayısıyla Hakkın kendisini idrak ettiği gibi Hakkı idrak edemez. O halde âlem kalkmayacak bir perde içindedir. Bununla beraber, kendisine muhtaç olmakla, Yaratan'ından farklı olduğunu bilir. Alemin Hakkın varlığına ait zorunluluk niteliğinden bir payı yoktur. Dolayısıyla asla onu idrak edemez. Bu yüzden Hak bu hakikati yönünden herhangi bir zevk ve görme yoluyla bilinmemeye devam eder, çünkü sonradan yaratılmışın bu konuda tecrübesi yoktur. (Adem Fassı, s. 30)

10611 Cumartesi

Book Notes

  • The religion of one age is literary entertainment of the next -- Ralph Waldo Emerson (God Delusion, 51)
  • Let me sum up Einsteinian religion in one more quotation from Einstein himself: "To sense that behind anything that can be experienced there is something that our mind cannot grasp and whose beauty abd sublimity reaches us only indirectly and as a feeble reflection, this is religiousness. In this sense I am religious." In this sense I too am religious, with the reservation that 'cannot grasp' does not have to mean 'forever ungraspable'. But I prefer not to call myself religious because it is misleading. It is destructively misleading because, for the vast majority of people, 'religion' implies 'supernatural.' Carl Sagan put it well: '... if by "God" one means the set of physical laws that govern thw universe, then clearly there is such a God. This God is emotionally unsatisfying ... itdoes not make much sense to pray to the law of gravity." (God Delusion, 41)
  • Instead I shall define the God Hypothesis more defensibly: there exists a superhuman, supernatural intelligence who deliberately designed and created the universe and everything in it, including us. This book will advocate an alternative view: ''any creative intelligence, of sufficient complexity to design anything, comes into existence only as the end product of an extended process of gradual evolution. Creative intelligences, being evolved, necessarily arrive late in the universe, and therefore cannot be responsible for designing it. God, in the sense defined, is a delusion, and as the later chapters will show, a pernicious delusion. (God Delusion, 52)
  • [Reflection] Suppose humans deciphered all laws of universe, including the laws governing to create a Big Bang. Now, a person, with given knowledge can create a universe, can't he? Supposedly there shouldn't be any input to create yet-another-universe, and suppose humans started to create universes. (These ideas are not original, in fact.) Now, if this is plausible, can we say that creative intelligence arrives late to a universe?

What if a creative intelligence like a human creates the universe he lives in?